Öykü Şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü Şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2016 Cumartesi

Çatışmadan Önce Birlikteyiz






Galiba Yağmur Yağacak

O otobüse binmemek gerekiyordu. En azından o ağrıyla. Su uzatsaydı biraz daha. Yapacak bir şey yok. “O sokaktaki çocuğu hatırlıyor musun? Ona yardım etmeliydik. Sonra o sakat adam vardı. Onun da ricasını kırmamalıydık. O zaman seni öyle öpmezdi belki.” “Bilmiyorum. Otobüsten insek ya. Zaten, yani yanlış otobüse bindik.”  “Tamam ineriz. Ama bir saniye, galiba yağmur yağacak.” “Onu öyle öpmeyecektin”. “Doğru diyorsun.. İnelim ya şu otobüsten.”

Her zaman evrenin ardında bir zekâ olduğuna inanırdım. Ama indiğimiz yerde bu zekâdan bir eser yoktu. Hepsi birbirine benzeyen sokaklar. Nerden baksan 5 milyon yağmur tanesi düşmüştü yerlere. Yürüyoruz.  “Denize inelim şuradan”. Denize iniyoruz. Yüzmek için kötü bir hava ama yapacak bir şey yok. Ağrıdan kurtulmak için alternatif tıp yöntemlerini kullanmalıyız. “Sen atla önce akıntı yoksa ben de gelirim.”  “İyi tamam atlıyorum.” Bir süre yüzmesini seyrettim. Akıntı yok gibi görünüyordu. Yani boğulmadığına göre akıntı yoktu. Bilimsel bakış açım buydu. Cüzdan şu bu, bir çukura sokup üstüne taş koydum. Atladım denize. Hava denizden daha soğuktu.  Yağmur beklediğimiz etkiyi yaratmasa da yağıyordu. Yaklaşık 45 dakika açıldık. Ağrı geçmek üzereydi. “Geri dönelim.” Denizden çıktığımızda hava aydınlanmaya başlamıştı. “Ben gidiyorum” dedi. “İyi sağ ol “dedim. Gerçekten gitti. Bir süre gitmesini izledim. Sonra ayağa kalkıp peşinden koştum. Koşarken pantolonumun ıslaklığının beni rahatsız ettiğini fark ettim. “Biraz para bırak şurada kahvaltı yapacağım ben”. “Haa, tamam.” Avucuma para bırakıp uzaklaştı.

Ben Boksördüm Biliyon mu?

Kafamı atletle kurulayıp karşıdan karşıya geçiyorum. Hava 9 dereceyi gösteriyor. Meydandaki saatin kanaati bu yönde. 

İki poğaça bir çay alıp masaya oturdum. Ağrıdan eser yoktu. Biraz bacağıma dokundum. Yok, artık dokununca da ağırmıyordu. Sıyırdığım pantolonun paçasını katlayıp sağlığıma şükrettim.

Şekerliğin içinde iki tane şeker kalmıştı. Bu miktar benim için yeterliydi. Çaya iki şeker attım. Bir süre erimesini bekledim. Aynen bu durumdan bahseden bir filozof olduğunu hatırladım. İnsanlar nelerle uğraşmış diye düşündüm.

Anlaşılan gitmekten vazgeçmişti. Karşıma oturduğunda son on dakikada iki yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. “Uyumadın mı?” dedi. “Yok, ne uykusu yahu, ağrıdan uyku mu kaldı anasını satayım, birazdan uyurum ama.” Ceketini çıkartıp yeni yaptığı dövmeyi gösterdi. Bir surattı aslında bu dövme. Basbayağı kolunda surat vardı yani. Çok saçma buldum bunu. O yüzden kepenkleri tamamen açmaya çalışan işletmeciye yardım ettim. Kilidi bir türlü açamıyorduk. Bunun üzerine içerden bir balyoz getirdi işletmeci. Öyle sanıyorum kilidi kırmaya karar vermiştik. Önce o vurdu iki kez. Sonra ben denedim. Yoldan geçen bir şarapçı yardıma geldi. O da birkaç kez vurdu “Kaliteli kilit bu Allah gelse açamaz” dedi. Bu tanrıbilimsel açıklama bizi yıldırmadı. Balyozu yeniden alıp son hız vurdum. Yerdeki bir taş sekip dükkânın iki camını indirdi. Bir süre şangur şungur yere saçılan cam parçalarını izledik. “Bu böyle olmayacak ben bir çilingiri arayayım” dedi işletmeci. “Öyle olsun” deyip yeniden masaya geçtim. Masanın üstündeki atletle bir süre daha saçlarımı kuruttum. Ona baktım, telefonuyla uğraşıyordu. İçerden işletmecinin sesi geliyordu “Bugün Pazar ne ya. Başlatma pazarına! Gel aç şu kilidi!” İşletmeciden kafamı çevirip yeniden ona baktım. O da bana bakıyordu. “Burada niye televizyon yok” dedi. “Ufak işletme ya. Gerek duymamışlar.” dedim. İşletmeci balyozla duvarlara vurmaya başlamıştı.

“Çay içer misin” dedim ona. “İçerim” dedi. Kafamı içeri uzatıp “Abi iki çay” dedim. İşletmeci balyozla şekerlikleri parçalıyordu. Bir an durdu. Çaydanlığın başına gitti. İki çay koyup getirdi. “Yalnız şeker yok. Bugünlerde ülkede şeker sıkıntısı var. Bulamıyoruz,” dedi. Bu karşımdaki insan için problem değildi. Çünkü o zaten çayı şekersiz içerdi. Ama bu benim için bir problemdi; çünkü ben çayı şekerli içerdim. “Bugün ne yapalım?” dedim ona. “Yürüyelim biraz, sonra gün başlayınca buluruz yapacak bir şey” dedi. İşletmeci dükkânın içini komple yıkmıştı. Yanımıza geldi “Bir çay daha içer misiniz?” dedi. “Yok abi, biz kalkacağız dedim.” Bunun üzerine balyozla çaydanlığa doğru ilerleyip bir darbede yerle bir etti. Atletimi giydim. Bu sırada şarapçı tekrar geldi. Bir süre dükkânı izledi. Sonra bize dönüp “Çükümü göstereyim mi?” dedi. “Valla şu an bu yönde bir ihtiyacımız yok. Ama çok istiyorsan gösterebilirsin” dedim. Bana doğru eğildi “Ben boksördüm biliyon mu?” dedi. Çükünü göstermeden uzaklaştı. Masaya iki lira bırakıp kalktık.

Acı ve Titreme

Yolda yürürken ağrı yeniden başladı. Sekiyordum. “Üşüyor musun” dedi titrediğimi görünce. Üşümekten daha ciddi sıkıntılarım vardı o yüzden cevap vermedim. Ceketini çıkarıp bana verdi. O da sırılsıklamdı ama dünyevi şeyler onda bir rahatsızlık yaratmıyordu.“Eve gidelim. Sen böyle dolaşma dışarıda” dedi. Benim evim çok uzaktı. Oraya gidene kadar toplamda üç organ kaybedebilirdim. Onun evine gitmeye karar verdik. Ama bunu yapabilmemiz için annesinin işe gitmesini beklemek zorundaydık. Bunun nedenini bilmiyordum. Ama soracak mecalim de kalmamıştı. Evlerine kadar yürüdük. Eve yakın bir parkta oturup annesinin apartmandan dışarı çıkmasını bekledik. Bakkala gidip sakız, sigara ve gazoz aldı. Sigarasını yaktı. Ben de gazozu açtım. İçip beklemeye başladık. Sonra çantasını açıp iki bere iki tane de güneş gözlüğü çıkardı. “Tanınmayalım” dedi. Gözlükleri ve bereleri taktık. Titreyerek sigara ve gazoz içiyorduk. Sakız teklif etti, kabul etmedim. “Doktor ne diyor?” dedi. “Neyle ilgili?” dedim. “Ağrı işte ya. Bacağın falan” “Ha, o konuyla ilgili bir konuşma geçmedi.” “Ne konuştunuz peki?” “Pek bir şey konuşamadık.” “Neden?” “Doktora gitmedim çünkü.”

Islak ayakkabılarımı çıkarıp, çıplak ayaklarımı kıçımın altına aldım. Bu titrememi biraz durdursa da acıyı artırmıştı. Acı ve titreme dengesini sağlamam gerekiyordu. “Acı ve titreme” dedim kendi kendime. “Korku ve Titreme o” dedi. “Hangisi?” dedim. “Bahsettiğin şey. Korku ve Titreme o.” Cevap vermedim. Uyumak için kafamı onun omzuna doğru yaklaştırdım. Güneş gözlüğünü kafasına doğru kaldırıp bana baktı.” Sen çok titriyorsun ya” dedi. Üstündeki kazağı çıkardı. Sonra benim üstümdeki ceketi çıkardı. Daha sonra kazağı bana giydirdi. Sonra ıslak pantolonumu çıkardı ve ceketi alıp bacaklarımı ve ayağımı örttü. Kafamın altına da çantasını koydu. “Sen bekle hemen geleceğim” dedi.

Kafamda bere, gözümde güneş gözlüğü, üstümde kırmızı kazak, çıplak bacaklarımın üstünde bir ceketle bankta uzanıyordum. Gelip geçen bir iki kişi bana baktı. Sanırım bankta yatan serseri jargonunda yeni bir çığır açmıştım. Üşüyen ellerimi başımın altına koydum. Geri dönmeme ihtimalini düşündüm. Kaçıncı katta oturduklarını biliyordum. Annesini de görsem tanıyabilirdim. Ama eve girmek bir meseleydi. O yüzden bankta yatıp onu bekleme seçeneğimi sonuna kadar kullanmaya karar verdim. Acı ve titremeye rağmen uyumak üzereydim. Bu sırada bir bisikletin üstünde geri döndü. Gözlüğümü kafama çıkarıp yattığım yerden ona baktım. “Eczaneler daha açılmamış. Sana bir şeyler getirecektim.” dedi. “Bisiklet ne alâka?” “Bilmem, yolda duruyordu ben de bindim” Apartmana doğru baktı. “Annem çıkıyor. Kalk kalk” dedi. Hemen doğruldum. Apartmandan bir kadın çıkmıştı gerçekten de. “Niye bu tarafa doğru geliyor. Anne niye buraya doğru geliyorsun?” dedi kendi kendine. Üzerime doğru eğildi. Gözlüğünü çıkardı “Tamam şöyle yapacağız. Eğer annem bizim yanımızdan geçerse öpüşmeye başlayacağız. Sen böyle beremi falan da indir ki tanınmayalım tamam mı?” dedi. Ben de ona “Bak burası Amsterdam değil. Sabahın köründe parkta öpüşen iki erkek emin ol daha çok dikkat çeker.” dedim. Ama bu cümleye nokta konmadan dudaklarıma yapıştı. Öpüşmenin şiddetinden güneş gözlüğüm yere düştü.  Annesi de tam bu sırada yanımızdan geçti. Dönüp bize bakmamıştı bile. Daha çok telefonuyla ilgileniyordu. Öpüşmemiz bitince hızlıca kalktık. Gözlüklerimizi yeniden takıp apartmana girdik. Asansöre bindiğimizde ağzımda kabul etmediğim sakızın tadı vardı.

Çatışma Büyüyecek

Ev sıcaktı. Hemen üstümdekileri çıkardım. “Dur ben sana banyoyu hazırlayayım” dedi. Evi biraz dolaştım. Sadece donla kalmıştım. Titremeye devam ediyordum. Kütüphanesine baktım. Beckett ve Joyce dışında ilgi çekici bir şey yoktu. “Banyo hazır.” dedi içeriden. Banyoya girdim. “Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver. Bu arada mesaj attı yoldaymış” dedi. “Tamam” deyip kapıyı kapattım. Donumu çıkarıp küvete girdim. O an evrenin ardındaki zekâya yeniden inandım. Güzel bir dünya olabilirdi burası. Kafamı küvetin kenarında dayayıp gözlerimi kapattım.

Gözlerim açıldığında koridordan sesler geliyordu. “İçeride mi?” diyordu bir kadın sesi. “Evet. Uyumuş küvette. Dokunmadım” “Tamam. Ben bir bakayım. Çok sağ ol onunla ilgilendiğin için” “Ne demek yahu. Güzel vakit geçirdik.”

Camlı kapının ardında gölgesini gördüm. İçeri girdi. Gözlerimi kapatıp uyuyormuş gibi yaptım. Bir süre yanımda dolandı. Sonra elini suya daldırdı. Bir süre sonra da sıcak suyu açtı. Başımı okşayıp seslendi “Uyan canım.” Gözlerimi açtım. Bir süre onu izledim. Üstünde -küçük memelerine rağmen- dekolte diyebileceğimiz kırmızı bir elbise, elinde küçük bir çanta, dudağında da sabahın köründe neden sürüldüğü belli olmayan bir ruj vardı. “Yer aç da yanına geleyim” dedi.  Küvette doğruldum. Üstündekileri çıkarıp küvete girdi. Altında bikini vardı. “Kış günü bikini?” dedim. “Ben yaz kış giyiyorum altıma.” dedi. Uzun uzun baktı bana. “Bacağın nasıl oldu?” “Daha iyi”. Küvetin yanındaki pencereyi açıp sokağa baktı. “Çatışma büyüyecek” dedi. Kafamı uzatıp dışarı baktım. Birkaç tane yeşil takım elbiseli adam vardı. “Galiba öyle olacak” dedim. Pencereyi kapattık. “Seni özledim” dedi. Bana doğru yaklaştı, öpüştük. Biz öpüşürken evin kapısı kırıldı. Banyonun camlı kapısından sadece yeşil renkte üç dört kişi görüyorduk. Olayları daha çok sesler üzerinden takip etmeye çalıştık. “Bisiklet nerede?”  “Gezmek için almıştım. Yemin ederim geri getirecektim. Vurmayın n’olur.”  “Gel buraya. Bisikletin yerini göster. Yürü.”  “Tamam göstereceğim. N’olur vurmayın”

Sonra sesler kesildi. Yeniden pencereyi açıp aşağıya baktık. Yeşil takım elbiseli adamların sayısı bine yaklaşmıştı. Bütün sokağı kaplamışlardı neredeyse. Büyük kalabalık karşıdaki parkın içine doğru yaklaştı. Parkın küçük kapısından yanında bisikletle evinde konuk olduğumuz delikanlı çıktı. “Alın, bisiklet burada. Özür dilerim” dedi. Yeşil takım elbiseliler delikanlıyı alıp bir çöp konteynırına koydular. Kapağını da kapatıp üzerine yan taraftaki inşaattan getirdikleri tuğlaları yerleştirdiler. Yeşil takım elbiselilerden oluşan kalabalık yarıldı. Gülerek bisikletle ilerleyen bir yeşilli geçti aralarından. Kalabalık yavaş yavaş onu takip etmeye başladı. Sağdan sapıp yaklaşık beş dakika içinde gözden kayboldular. İçlerinden biri şapkasını düşürmüştü. Sokağın tam ortasında güneşte parlayan yemyeşil bir şapka duruyordu. Pencereyi kapattık. Beni yeniden öptü. Onu öpmeyi çok özlediğimi fark ettim. Uzun uzun öpüştük. Öperken gözleri hep kapalı olurdu. Dudaklarımdan uzaklaşıp gözlerini açtı. Gözlerime doğru uzun süre baktıktan sonra “Sen sakız mı çiğnemeye başladın?” dedi.


19 Kasım 2014 Çarşamba

1995'te Başlayan Bir Adam





1995 yılının Mart ayında bir adam doğal olmayan yöntemlerle dünyaya geldi. Dünyada geçirdiği ilk yıllarda çevresi ile ilgilenmeden sadece pencereden bakmak suretiyle sosyal bir birey olmaya çalıştı. Evinden ilk kez 7. yaşını kutlamak için ayrıldı. Yanında haşlanmış yumurta ve bir miktar ekmek vardı. Adam 7 yaşındaydı ve dünya onun için çok farklıydı.

9 yaşında evden kaçmaya karar verdi. 19 yaşında evden kaçtı. Üç gece camilerde bir gece de çimlerde yattı. Karşısına çıkan tüm kitapları okudu. Çoğunu anladı. Cennete gitmeye, okuduğu ve balinalarla ilgili olduğunu hatırladığı bir kitaptan sonra karar verdi. Tanrı ile konuşmak için bir telefon kulübesine girdi. Çeşitli numaraları karıştırarak belirli yerleri aradı. İlk aradığı yer pideci, ikinci aradığı yer büfe,  üçüncü aradığı yer ise Tanrı çıktı.  Karşıdaki ses oldukça cızırtılı geliyordu ama buna rağmen söyledikleri net olarak anlaşılabiliyordu. “Tanrı işte” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Daha sonra Tanrıya başına gelenleri anlattı ve cennete gitmek istediğini söyledi.  Tanrı, ilk aradığı pidecinin adresini verdi ve ertesi gün saat tam 20.02’de orada olmasını tembih etti. “Kavurmalı pide yeriz” diyerek de telefonu kapattı. Saatine baktı. Tanrı ile buluşmasına tam 17 saat vardı. Böyle bir dünyada, böyle bir adam için, 17 saat, evet, çok uzun bir zamandı.

Ertesi gün Tanrı ile hangi üslupla konuşacağını düşündü. Yardıma ihtiyacı vardı kuşkusuz. En ufak bir saygısızlık her şeyi alt üst ederdi. Müftülüğe gitti ve yetkili biriyle görüşmek istediğini söyledi. İçeri alındığı odada bıyıksız olduğuna şaşırdığı bir adam Genç Bakış izliyordu. Hiç uzatmadan meseleye girdi “Yarın Tanrı ile bir görüşmem var. Ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Mesela ona nasıl seslenmeliyim?” Bıyıksız adam bir süre sessiz kaldı. Gözü arada Genç Bakış’a kayıyordu. Sonra birden ciddileşerek  “Onunla görüşeceğine gerçekten inanıyor musun?” diye sordu. “Gerçekten inanıyorum” dedi 19 yaşındaki adam. Bıyıksız adam yine Genç Bakış’a dalmıştı.  “Bence var ya bu soruları Abbas önceden dağıtıyor bunlara tamam mı, sonra da yok efendim üniversiteli öğrenciler soru soruyormuş. Yazık valla!” dedi. Bir cevap alamayınca da “Bence “nasılsınız rabbim” iyi bir başlangıç olur.” diyerek asıl konuya döndü. Hemen not aldı 19 yaşındaki adam ve teşekkür ederek odadan ayrıldı.


Sadece 2 saat geçmişti.  Önünde geçmesi gereken 15 saat daha vardı. Buluşma yeri olarak tasarladıkları pideciye gidip önceden bir durum tespiti yapmaya karar verdi. Uzun süre yürüdükten sonra bir ara sokağa girdi. Sokağın en sonunda yeşile çalan tabelasıyla “Dostlar Pide Salonu” nu gördü. İçeride hiç müşteri yoktu. Bir tane adam fırının başında durmuş açmaya hiç de niyetli olmadığı bir hamurla oynuyordu. Adama yaklaşıp “Bir tane kavurmalı pide alabilir miyim?” dedi. Pideci kafasını hiç kaldırmadan “Olur” dedi. Boş masalardan birine oturup beklemeye başladı. Masanın üstündeki menüden pide fiyatlarını inceledi. Kaşarlı, kıymalı, kuşbaşılı, kavurmalı ve tüm bunların çeşitli kombinasyonlarıyla sayısı 24’e yaklaşan tüm pidelerin isimlerini tek tek okudu. Hepsinin fiyatı aynıydı “5 lira”. “Hadi yumurtalı-kaşarlı 5 lira olur, hatta kıymalı-yumurtalı da 5 lira olur. Ama kuşbaşılı-kaşarlı-yumurtalı pidenin fiyatı nasıl 5 lira olur?” diye düşündü. Bu sırada içeri elinde paralarla bir çocuk girdi. Fırının başında hâlâ hamurla uğraşan pideciye para ve “Bu da iade, adamlar kıymalı istemiş usta” diyerek bir poşet verdi. Pideci bir şey demeden paraları cebine koydu. Bir süre sonra kasanın başına doğru yürüyen çocuğa seslenerek “Al şu paketi servis yap ve delikanlıya ver” dedi. Çocuk koşarak fırına doğru ilerledi ve 1 dakika 34 saniye önce verdiği paketi ustasından geri alarak bir tabağa boşalttı. Biber ve domatesleri etrafına dizdikten sonra “İçecek var mı abi?” diyerek 19 yaşındaki adama seslendi.  Adam tek kolunu sandalyenin dirseğine koyarak arkasını döndü ve “Ayran” dedi.

Pidesini bitirdikten sonra ücretini ödemek için kasaya yöneldi. Çocuk tek bir tuşa sertçe basarak yazar kasayı açtı ve “6 lira” dedi. Adam 10 lira verdi. Çocuk ustasına dönerek  “Bozuk var mı?” dedi. Pideci de cebinden çıkardığı bozuklukları “1 2 3 4” diyerek 135 cm.’lik mesafeden fırlatmaya başladı. Çocuk da neşe içinde “1 2 3 4” diyerek paraları yakaladı ve “Buyur abi” diyerek 19 yaşındaki adama verdi. Bozuklukları cebine koyan adam pideciye yaklaştı, “Benim yarın burada bir randevum var. Sizden ricam beni tanıyormuş gibi davranmamanız ve sanki ilk kez buraya gelmişim gibi benimle ilgilenmenizdir” dedi. Yine başını kaldırmadan “Olur” dedi pideci. Dükkândan çıktı. Bir otele gitti. Otele yerleştikten 9 saat sonra uyudu.

Uyandığında saat 19: 17 idi. Birden telaşa kapıldı. Geç kalacağını düşünerek hızlıca giyindi ve otelden çıktı. Pidecinin önüne geldiğinde saat 20.04’ü gösteriyordu. Kapıyı açarak içeri girdi. Masalar yine bomboştu. Sevindi, Tanrı henüz gelmemişti. Pideci yine fırının başında bu defa bir hamuru döndürerek havaya atıyor sonra tekrar yakalıyordu. Adam pideciye yaklaştı “Beni soran oldu mu?” “Olmadı” dedi pideci. Adam bir masaya oturdu ve masanın üzerindeki gazeteleri inceleyerek Tanrıyı beklemeye başladı. 7. sayfanın altında küçük bir reklam-haber gördü …“Selami Şahin Halk Konseri”  Konserin gerçekleşeceği mekânın bulunduğu yere çok yakın olduğunu fark etti.

Yarım saat geçmişti gelen giden yoktu. Canı sıkıldı bu duruma. Canı sıkılınca da karnı acıktı. “Acaba bir tane yurt barbunya alıp burada yesem ayıp olur mu?” diye düşündü. Ayıp olacağına karar vererek bir tane kuşbaşılı-yumurtalı-kaşarlı pide söyledi. Pideci “Olur” dedi ve elindeki hamuru tezgâhta açmaya başladı.

Pideci tek başınaydı ve her işle o ilgileniyordu. Pideyi fırından çıkardı ve bir tabağa attı. Hızlıca kesti, etrafına bir yeşilbiber ve iki domates koyarak 19 yaşındaki adama götürdü.

Adam pidesini bitirdikten sonra ayağa kalkıp elini yıkamaya gitti. Lavabodan çıktığında pidecinin çırağının dükkânın arka tarafındaki yarı açık mekânda, un çuvallarının üzerinde uyuduğunu fark etti. Sessizce çıktı ve pideciye doğru yürüyerek  “Selami Şahin halk konseri veriyormuş.” dedi. Pideci de “Evet aşağı mahallede hemen” dedi yine hamurlarla ilgilenerek. Sonra birden “Cafer!,Cafer!” diye bağırdı pideci. Un çuvallarının üzerinde uyuyan Cafer’den “Geldim usta” yanıtı geldi ve yanıta henüz nokta koyulmamışken Cafer ustasının yanında bitiverdi. “Git şuradan tahin al sonra da konsere mi neye gidiyorsan git” dedi. Cafer’in gözleri parladı  “Selami Şahin konseri” dedi. Ustasından aldığı parayla hızla uzaklaştı. 19 yaşındaki adam “Acaba ben de mi gitsem konsere?” diye düşündü. Neredeyse 45 dakika olmuştu ve tanrıdan hâlâ haber yoktu. Cafer hızla dükkâna girdi ve tahini pideciye verdikten sonra “Ben çıkıyorum, sana kolay gelsin usta” diyerek kapıya yöneldi. Bu sırada pideci “Cafer dur bir dakika” dedi.  “Bu delikanlı da konsere gitmek istiyor galiba. Eğer öyleyse birlikte gidin. Yakın da olsa belli olmaz. Karışık bizim sokaklar, belki bulamaz konser yerini” dedi. Cafer başka bir Selami Şahin dinleyeni olan 19 yaşındaki adama parlayan gözlerle bakıp “Gidelim mi abi?” dedi. Adam “Ama benim bir randevum var” dedi. Pideci de “ 1 saattir bekliyorsun zaten. Gelen giden yok. İstiyorsan bir not bırak, beklediğin şahıs gelirse ben notunu iletirim” dedi. 19 yaşındaki adam saatine baktı. Gerçekten de bir saat olmuştu. Pidecinin fikrine sıcak baktı ve bir kâğıt kalem istedi. Cafer zıpkın gibi kasaya yöneldi ve anında kâğıt ve kalemi bularak adama verdi. 19 yaşındaki adam kâğıda “Tanrım” yazdı ama hemen üstünü çizerek yeniden başladı. 

Rabbim nasılsınız? Sizi bekledim ama gelmediniz. Aşağı mahallede Selami Şahin konseri varmış. Ben şimdi oraya gidiyorum. Durumum acil. Eğer bu notu okursanız lütfen beni konser alanında bulun.

Notu katladı ve pideciye verdi. Ardından da cebinden beş lira çıkararak kasanın yanına koydu. Pideciye teşekkür edip dükkândan Cafer ile birlikte çıktı.

Selami Şahin yeni albümünden fazlaca şarkı söylese de kimsenin dilinden düşüremediği klasiklerine de haksızlık yapmamış ve alana toplananları hoş bir reveransla selamlayarak konseri nihayete erdirmişti. Cafer ve 19 yaşındaki adam pideciye dönmek için yürümeye başladılar. Cafer “Abi “İçkim Sigaram”ı niye söylemedi acaba Selami abi ya? Çoğusu bilmez ama o şarkının söz ve müziği Selami Şahin’e aittir.” dedi. Adam da “Repertuarına almamıştır. Sonuçta her bir şarkıyı çalmak için 3-5 gün prova yapıyor bu adamlar. Haksızlık etmemek lazım” dedi. Cafer de “E öyle tabi” dedi “Adamlar bu işin ameliyatını yapmış bir yerde”

Pideciye girdiler. Cafer doğruca un çuvallarına gitti. Adam da pideciye yaklaşıp “Gelen- giden var mı usta?” dedi. “Bir kadın geldi.” dedi Pideci. “Randevusu olduğunu ama geciktiğini söyledi. Ben de senin notunu verdim. Notunu birkaç kez okudu. Sonra oturdu bir daha okudu. Nasıl desem, şaşırmış gibiydi. Sonra kâğıt kalem istedi. Verdim.  O da sana bir şeyler yazdı. İşte burada” diyerek bir kâğıt uzattı adama. Notu alırken “Kadın mı?” diye sordu pideciye. “Evet” dedi pideci “Bir kadın.” “Demek Tanrı bir kadınmış!” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Sonra da bir masaya oturup notu okudu:

Selamlar. Randevumuza geç kaldım kusura bakma. Sen de beni beklemekten sıkılıp Selami Şahin konserine gitmişsin anladığım kadarıyla. Aslında buraya cennete gitme isteğini yerine getiremeyeceğimi bildirmeye geldim. Bizim tarafta durumlar karışık. Bir sürü bina falan yenilenecek. Mekân değişikliği yapma durumları söz konusu. Bir sürü problem işte. Ben de o yüzden buralardayım. “Ben söz verdim mi tutarım, benim adım bilmem ne” diyen mühendis bir adam varmış. Özellikle cehennem tarafındaki zibidiler onu tavsiye etti.  Ona bulmam gerekiyor. Tahkikatı sürdürüyoruz. İşte bu sebeplerden dolayı konsere gelemeyeceğim. Gözlerinden öperim.

Not: Cennetten de garip bir yerdesin şekerim. Sana tavsiyem: Keyfini çıkar.

Sevgilerle: Tanrı.


19 yaşındaki adam notu katladı ve cebine koydu. Pideci sessizce ayakta duran adama elindeki hamuru havaya atıp tekrar yakalayarak sordu “Ee, “Seninle Başım Dertte”yi söyledi mi Selami?”Saat gece yarısını çoktan geçmişti ama Dostlar Pide Salonu hâlâ açıktı. Ve pideci, bıkmadan usanmadan hamurlarla oynamaya devam ediyordu. “Tanrı haklı” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Sonra da pideciye dönüp “Söylemez mi usta, hem de Allahına kadar söyledi” dedi.



Daha önce Behçet Bey Fanzin'de yayımlandı.