Öyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Dünyada, Yani Burada Değil



Bir yere varmıyor. Bu kesin. Yazarların, iyi yazarların tek bir meselesi olur genelde. Her yeni öyküde ya da romanda o meselenin bir çeşitlemesini sunarlar. Jonathan Franzen, Özgürlük kitabında tam 600 sayfa boyunca bir ailenin, böyle bir dünyada varolmaya çalışan aile bireylerinin hikayesini anlatıyor. Özgürlüğün, daha doğrusu özgürlük hissinin ne olduğunu, ona sahip olmanın ne anlama geldiğini ve böyle bir yanılsamaya kapıldığımızda nasıl hayal kırıklıkları yaşayacağımızı…

Sonuç aynı: Bir yere varmıyor. Elbette özgürleşmeliyiz. Ta ki özgürleşmenin asıl mesele olmadığını anlayana kadar. Her gün kalkıyor, yürüyor ve mahvoluyoruz. Kitapta belki de bu güneşin altındaki insanlar arasında olabilecek her şey, her nokta ele alınıyor. Mutluluklar, umutlar, beklentiler ve acılar. Ama bir yere varmıyor. Çünkü dünyadayız. Yani burada değil. Dünyada. Bu kolay atlatılabilecek bir şey değil. Jonathan Franzen da atlatamıyor. Yoksa insan neden 600 sayfalık bir kitap yazar ki?

15 Şubat 2015 Pazar

Melek Sahiden..






-Neden böyle oluyor M.? 
-Nerede onlar?
-Kimler?
-O zürafalar işte, uyuduğun bütün zürafalar, bir zürafayı uyuyabildiğin zamanlar.
- 1989’da.
-

Yürüdüğü kentlerden değil Ankara. 2011 diye bir yıl yok. 2011 diye bir yıl var. Bu yılda kış Mayıs’ta başlamış. Bir şey değil aslında. Yalan bunlar. Unutmak falan değil. Yalan bunlar. Sadece eksik durumlara alışabilme fikri. Normalde dışarıdan baksan “e çirkin bu” ya da “klişe bu” diyeceğin şey. Başka biriyle saçma ve aptalca olanın bir başkasıyla çok acayip ve duygusal olması ne komik değil mi M.? Komiğe gülünebilse gülerdik. Ağlanabilen şeyler tuhaf. Durup bir miktar su akıtıyorsun. Bu totalde litreleri buluyor. Biz buna sebep ararız da bir türlü yapamayız güzelim M.

Sevgili M. eğer kalsaydın bugün 22 yaşına basacaktın. Ben seni beş yıl önce başlayan bir Şubat’ta görmüştüm. Saçların vardı, oluyordu. 17 yaşında biri neyden bahsedebilir ki? Sen de işte onlardan bahsediyordun. Ama bilhassa Tezer Özlü falan diyordun sonra da Nilgün Marmara. “Al işte çattık yine.” durumuydun sen. Sadece bu yüzden aşağılık olabilseydim keşke. Ama sadece bu yüzden değil.

Seni anlamam ya da hak vermem mümkün. Bunlar aslında dünyanın en aşağılık şeyleri. Hak vermek nasıl bir kolaycılık. Senin hayata katılma oranın sıfırdı. Dünyaya bulaşma oranın sıfır. O gün geçiştirmek yerine Fassbinder’den bahsetmek isterdim sana. Bak bu filmler derdim, işte bu filmlerde gördüklerin için bile kalabilirsin. Ama biz Placebo konuşmuştuk. Senin ağladığın bir şarkı vardı. Placebo’lu şarkı vardı. Unutmadım vardı. Keşke demek de saçma M. Bu kış çok önce başladı. Ama en basitinden gider Tyrannosaur izlerdik. Kar yağmadı sevgili M. Bir kış boyu uyanmak sana koymazdı. Bana olanlar yalan zaten. Sen olanları çoktan bırakmıştın. Ben de yorganların altından çıkamadım. Kış bitti bazılarına. Kış bitti bir yerlerde. Ama bu Şubat nasıl olsa birkaç yıl sürer.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Bring Me The Disco King






Isparta’ya gitmiştim. Tam olarak 22 Şubat 2009’da. Isparta ile hiçbir ilgim yoktu. İzmir’den ortalama bir sürede yaptığım yolculuk uykuma düşmandı. Sanırım hatam gece yola çıkmaktı. Yaklaşık 6 saat boyunca müzik dinleyip yola bakmıştım. Sabah 6’da hayatımda ilk kez geldiğim bir kentte ne yapacağımı bilmediğim için poğaça yemiştim. Biriyle görüşecektim. Fakat görüşeceğim kişi ile randevum 11’deydi. Saat 7’ye kadar bir şekilde Otogarda oyalanmış, 7’de ise bir servise binip kent merkezine inmiştim. Pazar günüydü. Sokaklar boş, hava soğuk, dünya ise tuhaftı. 

Bilmediğim sokaklara girip çıkıyordum. Bir ara eski ahşap evlerin olduğu bir yere geldim. Elimdeki dandik telefonun kamerasıyla birkaç fotoğraf çektim. O sırada yanıma biri geldi. “Turist misin? dedi.  “Yok değilim.” dedim. Bir şey demeden uzaklaştı yanımdan. Sonra kent merkezindeki caminin yakınında bir bank bulup oturdum. Dünyada hiçbir şey olmuyordu. Isparta’da hiçbir şey olmuyordu. Kulaklıklarımı takıp David Bowie’den bir şarkı açtım. Cami manzarası ve topluca konup topluca havalanan birkaç kuşa bakarak hayatımı düşündüm. Ne yapıyordum? Orada ne işim vardı?

22 Şubat 2009. Bir şeyleri unutmak çok büyük bir lüks. Ben o lükse sahip değilim. 22 Şubat 2009’da o bankta üstümdeki parkanın önünü iliklemiş ve bağcıkları çözülmüş ayakkabıma uzun uzun bakmıştım. “Bütün bunlar nereye varacak Aras?” demiştim. Ellerimi cebime soktum. Biraz poğaça duruyordu. Çıkarıp elimde ufaladım ve kuşların olduğu yere attım. Bir süre sonra kuşlar geldiler. Yerdeki kırıntıları yiyip gittiler. Kafamı kaldırıp nereye uçtuklarına baktım. Kuşlar bir apartmanın ardında kaybolana kadar baktım. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

Oda Denizlerinde





İndiğimde yok. Yürüyorum. Baya komik bir filmden çıkmışım. Yürüyorum. Boynuma bir ağrı giriyor. Ona gözlerim sona erdi diyorum. Karanlık bir minibüs beni odama götürüyor. Minibüsteyim. İyi ki varsın diyorum. O bunu duymuyor. Mesafe azalsın diye minibüsün camını açıp dışarı bakıyorum. Hâlâ 10 saat öteden sesimi duymasını.

O sene yağmur başladı. Evin içinde ağrı sürüyor. Bir süre sonra görüyorum. “Ne oldu sana?” Bana ne oldu. Yatağa giriyorum. Geri kalkıyorum. Evi dolaşıp tüm ışıkları kapatıyorum. Apartmanı dolaşıp tüm ışıkları. Siteyi dolaşıp tüm ışıkları. Kenti dolaşıp tüm ışıkları. Savaş bitince yatağa dönüyorum.

Uykumda kelimeler var. Kelimeleri görüyorum. “Geçecek” diyor bir tanesi. Uykum bana düşman. Onu yenmek için ışıkları açtım. Bu kez gerçekten iyi kalktım. Odamın duvarları çok uzun. Odamın duvarları gökyüzünde. Mutfağa giderken gözlerim başladı. İyi ki yoksun. Beni burada. Ya da karşıdan karşıya geçerken.

Kendimi unutmamak için yatağımı aynanın önüne taşıdım. Işıkları kapattım. Yatağa girmeden önce bir müddet ellerimi yaktım. 

7 Şubat 2015 Cumartesi

Duyguları Hissetme Kılavuzu





Ben yeterince sakinim aslında. Sakinlikten kastım kabullenme gücümün artması. Bir şeye inanmak inanılmaz bir şey. Özellikle de bir insana. En son birine doğru uçmuştum. Kollarım yoktu. Bir şeye bu kadar uçabilmem acayip şaşırtıcıydı.  Sonra olmadı. Uçtuğum hızda çakıldım. Ama çakılmak emin olun uçmaktan çok daha güzel. Yani, bir şeye saçlarınızı kestiriyorsunuz.  Saçlarınız var. Saçlarını kesiyor mesela. Buna üzülüyorsunuz. Fakat aniden duruyor. Siz duruyorsunuz. Zaten hareket halinde değildiniz ama duruyorsunuz. Başka birine sığınıyor ya da maç izliyorsunuz. Olayın çakılma kısmı da tam burası. Kötü hissetmeniz lazım. Mahvolmanız lazım. Ama buna bile enerjiniz yok. İnsan nasıl kötü hissedeceğine dair bir kılavuz edinmeli. Benim bir kılavuzum yok. O yüzden bir şey hissedemeden hayata geri dönüp, gülüyorum. Canın sağolsun diyorum bir taraftan da. Dünyanın en güzel lafı. Bir şeyden vazgeçmenin en erdemli hali. Vazgeçmeye bayılıyorum. Onun verdiği duyguya. Hah, ama işte o duyguyu nasıl hissedeceğimi bilmiyorum. Alkışlarken ellerim azalıyor sadece. Saçlarımı uzatmaya devam ediyorum.