Yazı Şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı Şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2015 Çarşamba

Sinema Şiire Düşman (Değil)




Yeni bir dil arayışı içinde olan ya da yeni denen şeyi sadece dil ile ilgili bir problem sayan şairler bazı tuzaklara düştüler. Yapılan dilbilimsel çalışmaların sonunda gelinen nokta “Dil yalan. Bu sözcükler anlamsız.” gibi bir şey olduğu için elimizde kalan şey yeni olandan ziyade, süslenmiş bir klişe oldu. Çünkü dilin problemli bir şey olduğu ve kelimelerin gerçekten de bazı anlamlara gelmediği zaten bilinen şeylerdi. Bana kalırsa bütün göstergebilim yahut dilbilim çalışmaları sadece bu bilinen şeyi yeniden hatırlatmış, bu durumu kuramsallaştırmış oldular.

Şiir deneyimi ya da bilişsel deneyimin bir kriz halinde olduğu uzun zamandır söyleniyor. Bunun ne demek olduğunu ben tam olarak anlayamıyorum. Ama bu krizi genel olarak “sanatın krizi” olarak aldığımızda durum biraz daha netleşebilir. Zira yeni biçim ve standartların icadına tanık olan 20.yüzyıl sanat deneyimi bugün yeniden güncelleniyor. Bu az çok bilinen bir şey. Fakat bu güncelleme yine kriz içinde olan siyaset, tarih ya da dil üzerinden yapıldığı için ortaya yepyeni bir kriz çıkıyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bir Ayrılık

Şiir-dilbilim ilişkisinin sonlarına yaklaşmış durumdayız. Bunu iddia edebilirim. Bütün araştırma alanları artık tanımlanmış durumda. Evet, Derrida birçok konuda haklıydı belki. Ya da Deleuze’ün “Kekeme” şiiri bize bazı şeyler ifade etmişti. Ama bunun, bu “Kekeme” düşüncenin şiiri nasıl olacaktı ya da olabilir miydi? Bu durumlar neredeyse hiç tartışılmadan şiire sokulduğu için “Deleuzeyen şiir” yazmaya çalışan ve kısa zamanda ortadan kaybolan bazı genç şiir ilgilileri de oldu. Oysa Deleuze’ün bahsettiğinin biçimsel değil de içeriğe, içkinliğe yönelik bir hamle olduğu pek konuşulmadı.

Alman Sinemasının aktüel auterlerinden Christian Petzold, bir röportajında şöyle diyordu: Evet Deleuze ya da diğer filozofların üzerimde etkisi oldu. Onları okuduğumda düşünme biçimlerimin değiştiğini de söyleyebilirim. Ama dürüst olmak gerekirse, sete gelip kameranın başına geçtiğimde “Haydi Deleuzeyen bir şey yapayım” diye hiç düşünmedim. Çünkü kameranın arkasında Deleuze biter, sinema başlar. Sinemada da “Deleuzeyen” bir biçim yoktur. Deleuze etkisi çıksa çıksa içerikte, içkin bir durumda ortaya çıkar.

İşte bu durumu şairler henüz anlayamadıkları için dilbilimsel ya da postyapısal arayışları şiir içi bir tartışmanın bitmeyen malzemesi haline getirdiler. Oysa düşünce bazında işleyen bir durumu biçim haline getirmenin, hele ki şiirde mümkün olamayacağı kimsenin aklına gelmedi. Düşüncedeki içkinlik yerine, düşüncede bahsedilen biçimin kelimeler üzerinden şiire yedirilmesi hamlesi kesin bir başarısızlıkla sonuçlandı. Neyse ki Görsel Şiir bu başarısızlığı bir nebze de olsa ortadan kaldıran yeni bir biçim olarak etkinlik kazandı ve şiirde yeni bir standart, yeni bir duygulanım oluşmasını sağladı.

Avangart Geldi Babama Dayandı

Avangart sanat eski standartların yetersizliğini ve acizliğini apaçık ortaya koymuştu. Bunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçti. Neoavangard durumda ise avangardın ortaya koyduğu “Biçimsel bir işleyişle yeni standartlar ortaya koyma gerekliliği” bir kez daha gerekli hale geldi.

Avangart sanat, toplumsal direniş hareketleriyle doğrudan temas halindeydi. Fakat bu temas içerikteki bir ortaklıktan ziyade biçimsel bir ortaklığa işaret ediyordu. Buna “Direnme biçimlerindeki bir biçimsel ortaklık” demek mümkün. Aynı şekilde sanatlar arası bir ortak zeminin de içerikten ziyade biçimsel bir sorgulayış üzerinden kurulması da avangart düşüncenin ortaya koyduğu bir durumdu. Bugün bu düşünceyi –şiir özelinde- pratik ve anlamlı hale getirmenin yolu ise dilbilim ya da göstergebilimi bir kenara bırakıp yeni dostlar edinmekten geçiyor

Radikal hareketler 20.yüzyılda Marksist bir motivasyondan hareket etse de avangardın kendi anarşist yapısı çoğu zaman baskın olmuştur. Bugün yapılacak, yaratılacak yeni biçimsel sorgulama reel sosyalizm düşüncesinden ziyade, yeni yaşama ve hissetme biçimlerine yönlendiren ve yine anarşizan olandan beslenen bir sorgulama olarak değer kazanıyor. Sanat, siyaset ve tarih arasındaki ilişkiyi hiyerarşik bir konumlandırmadan uzaklaştırıp biçimsel anlamda ortak bir zemine kavuşturma mitosu gün geçtikçe realiteye dönüşüyor. Ama dediğim gibi içerikten ziyade biçimsel bir ortaklık bu. Ölçme birimi ve duygulanım biçimlerindeki krizi, dolayısıyla sanatın krizini aşmanın yolu –şiir özelinde- diğer sanat dallarıyla kurulacak olan biçimsel ortak zeminde yatıyor.

Antonioni’nin Hastaları

Sanatın krizi diyorduk. Bu krizin iki yönü var. Biri insan-hayat ilişkisinde, diğeri ise sanat- hayat ilişkisinde ortaya çıkıyor.

İnsan ile hayat arasındaki mesafe artıyor. Bu mesafe, bir aralıkta olduğu gibi yakınlaşmayı değil, kelimenin gerçek anlamını, yani uzaklığı temsil ediyor. Mesafenin örneğin bir şiire dönüşme noktası ise sanat-hayat ilişkisinin bir problemi haline geliyor. Mesafeyi kapatmanın yolu daha çok dilbilim vs. gibi alanlarda arandı. Ama yukarıda dediğimiz gibi, gelinen noktada elimizde kalan yeni bir şey yok. Görsel Şiir kendini bir eleştiri hamlesi olarak konumlandırdığında, harflerin ve kelimelerin kıskacından şiiri kurtardığında ise yeni bir aralık ilişkisi için uygun zemin oluştu. Görsel şiirin Çağdaş Sanat ile flörtü bu “aralık” ilişkisi için biçilmiş kaftandı. Ama ileride bu ilişki de bir problem yaratacak gibi görünüyor. Modern sanat müzelerinde ya da neoliberal sistemin paragöz işadamlarının sadece sanattan da anladıklarını ilan etmek için kurdukları müzelerde görsel şiir sergileri de yapılacak gibi görünüyor. Ama şiir, kelimelerle yaptığımız ve bazı insanların “konvansiyonel” dediği şiirin çıkış yolu diğer sanat dallarında, özellikle de sinemada gibi görünüyor.

Örneğin insan-hayat arasındaki mesafeyi hiçbir sanatçı Michelangelo Antonioni kadar net ortaya koymamıştır. Bugün şiirin de problemi olan insan ve hayat arasındaki mesafenin ne olduğunu Antonioni’nin Kızıl Çöl (Il Deserto Rosso) filminde net bir şekilde görebiliriz. Ultra kapitalizm çağında, insanın tanımını “Hastalık” olarak yapan Antonioni, bunu bir estetiğe çevirip, sanatın bir meselesi haline getirebilen ender sanatçılardan biridir.

Kızıl Çöl’ün bütün dramatik yapısı, etrafında olup biten her şeye aynı şaşkınlıkla bakan ve bir türlü olan biteni anlayamayan Giuliana karakteri üzerine kurulmuştur. Giuliana, modern (“Modern” “kapitalist batılı” anlamına da gelebilir. O bulmuştur zaten bu sözcüğü.) insanın bir örneğidir. “Olan biteni anlayamayan”dan kastım ise çok basit. Giuliana, bir fabrikanın bacasından çıkan dumanı, bir kuşun neden öyle uçtuğunu ya da insanların bahsettikleri herhangi bir şeyi “anlamıyor”. Bunu da tıbbi bir hastalıktan dolayı değil -her ne kadar filmde bir kaza geçirdiğinden sık sık bahsedilse de-, yeni ve modern insanın tanımı olan (Antonioni’nin koyduğu tanım) hastalık nedeniyle anlayamıyor. Her şeye aynı mesafeden bir hasta gözüyle bakan ve bu hastalık durumu gün geçtikçe somutlaşan Giuliana’nın durumu sanat-hayat ilişkisinin problemli noktasını da ortaya koyar. Antonioni, sanayileşme nedeniyle, kendi yarattıklarına en başta kendisi yabancılaşan ve bu işin içinden çıkamayan insanı Giuliana’da somutlaştırarak bir hamlede bulunur. Bu hamleyi yaparken de biçimsel anlamda yeni bir standart, yeni bir konum belirler. Bir anlamda insan-hayat arasındaki mesafenin nedenini sanayileşen dünyaya bağlar. Bunu da sanat-hayat arasındaki mesafeyi kapatacak kudrette, olağanüstü stilize bir sinema eseri ortaya koyarak yapar.

Alain Bey

Şairin problemi diğer sanat dallarında da şiirsel bir şeyler aramasıdır. “Şair Tarkovski” “Kieslowski’nin o şiirselliği” gibi laflar ederek, sinemada da şiir görmeye çalışır. Hâlbuki şiirsel olanın şiirle bağlantılı olması gerekmez. Bir şiirsellik varsa o sanatın kendi içindeki şiirselliktir. Chantal Akerman’daki şiirsellik böyledir mesela. Yazılan, öğretilen şiirden ziyade sinemadaki şiirseli yakalamıştır Akerman. Neredeyse hiçbir olayın olmadığı filmleri Akerman’ın zaman ile kurduğu ilişkinin de bir yönüdür. Akerman’ın yavaşlığı yepyeni bir biçimdir. Çok az kesmenin olduğu, uzun plan-sekanslardan oluşan Chantal Akerman filmlerinin bu yavaşlığı biçimsel bir ortaklığın zeminlerinden biridir. Mesela bir Ergin Günçe ya da Ahmet Murat şiirinde de aynı sakinliği bulabiliriz. Ama tekrar ediyorum, bu içerikle ilgili değil tamamen biçimsel bir ortaklık. Görüntüdeki sakinlik, Günçe ve Murat’ın “Pastoral” diyebileceğimiz şiirlerindeki sakinliğe yakınlaşır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yasujiro Ozu’nun ya da Wim Wenders’in yavaşlığı da bu örnekler içindedir. Ama mesela Wenders’in yavaşlığı bütünüyle “zaman” üzerinden kurulan bir ilişkiye denk düşerken (Bkz: Zamanın Akışında), Ozu’nun yavaşlığı zamanın üstünde ya da zamanın dışında, geçmeyen bir zamanla alakalıdır (Bkz. Tokyo Hikâyeleri ya da Bir Güz Öğleden Sonrası). Ozu felsefede Bergson, şiirde ise uykuları ve rüyalarıyla Zafer Ekin Karabay’a dönüşebilir. Zafer Ekin’de de hep zamanın dışında, uyku ve rüyalara sığınıp, geçen zamandan kurtulmaya yönelik hamleler vardır. Yine, Godard’ı bir Mustafa Irgat ya da Ece Ayhan’da görebiliriz. Üçünde de birbirine çok benzeyen yeni biçim arayışları, kırıp dökmeler vardır.

Bütün bu ilişkileri şiir ve sinemanın arasında bir farkın kalmadığı düzlemlerde oluşturmak en önemli durumdur. Çünkü bir yönetmenin şiir yazması ya da şairin film yapmasından bahsetmiyoruz kesinlikle. Şiirde zaten var olan sinemanın ya da sinemada zaten var olan şiirin ortak bir biçimsel zeminde buluşup sonsuzlaşmasından bahsediyorum. Bunu yakalamak biraz da bir “fark-ediş” sezgisinin gelişmesiyle mümkün olacak. Bergman’ın karamsarlığının biraz da Turgut Uyar olduğunu sezdirecek bir fark ediş bu. İşte o zaman Giuliana ile Sami Baydar şiirleri arasında bir fark olmadığını ya da Alain Leroy’un Ruhi Bey olduğunu görebileceğiz.


Daha önce Şerhh Dergi'nin ikinci sayısında yayınlandı.

16 Aralık 2014 Salı

Tanpınar, Uykular ve Fransızlar




Tanpınar ve Uykular

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı az çok okuyan herkes, hikâyelerinde ve romanlarında uykunun ve rüyanın vazgeçilmez bir önemi olduğunu bilir. 

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ya da “Mahur Beste” ama özellikle “Aydaki Kadın”da uyku ve rüyalar sık sık karşımıza çıkar. Tanpınar, hikâyelerinde de, mesela “Abdullah Efendinin Rüyaları”’nda ya da “Geçmiş Zaman Elbiseleri”nde, uyku ve rüyaları dramatik yapının merkezine yerleştirir.

Bir Tanpınar karakterinin genel özelliklerini sıralasaydık öncelikle kederli bir adamdan bahsetmek durumunda kalırdık. Bu kederli adam genelde okumuş, gezmiş, görmüş bir adamdır. Batıya hayran bir tarafı olsa da yerel kültürden, özellikle de yerli musikiden asla vazgeçemez. Tartışmaları da genelde bu minval üzerinedir. Karşısına çıkan insanlar ise ya bütünüyle şarkçıdır ya da şarkın artık geçilmesi gerektiğini söyleyen Jöntürk ardılı batıcılardır. 

Bu iki dünya arasında sıkışıp kalmış karakterler kâh İstanbul’u gezerler, kâh çeşitli kadınlara âşık olurlar. Bazen de musiki eşliğinde kaçırdıkları fırsatların muhasebesini yaparlar. Musiki, Tanpınar edebiyatının lokomotifidir. Bütün edebiyatı bir anlamda musikiye ulaşma, o ritme yaklaşma arzusudur. (Bunun tek istisnası “Aydaki Kadın” romanıdır. Burada devrede olan sanat resimdir.)

Peki, uykular ve rüya Tanpınar edebiyatında tam olarak neyi ifade eder? Bunun için birçok Tanpınar okuyucusu bir düşünce geliştirebilir sanırım. Benim düşüncem ise Tanpınar’da uyku ve rüyaların bir “kaçış”ı yahut “kaçırma” yı imlediği yönünde. Peki, neyden kaçış? Birçok şeyden elbette. Bazen içinde yaşadığı coğrafyanın getirdiği kederden kaçış, bazen de bütünüyle yorulmuş bir zihnin yarattığı karmaşadan kaçış. Ama tüm bunları tek bir kavram üzerinden belirtmek gerekirse Tanpınar’da kaçış bütünüyle  “zaman”dan kaçıştır.

Tanpınar’ın Aydaki Kadın adlı yarım kalmış romanı şöyle başlar: 

“Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim.”

Uyandım. Uyanıyorum “ zamanın bu içrekliği, belirsizliği, şüpheyle yaklaşılan bir durumdur. “Uyandım” lafının çağrıştırdığı di’li geçmiş zamanın ardından Tanpınar şimdiki zamanı imleyen “Uyanıyorum”  lafını da ekleyerek ne yapmak istemişti? Büyük ihtimalle zamandan yana duyduğu şüpheci tavrı göstermek istemişti.

Zamanın genel geçerliği,  birçok önemli yazar gibi Tanpınar için de bir problemdir. Tanpınar’ın zamanla kurduğu bu “şüpheci” ilişkinin kaynağını merak ettiğimizde ise iki tane Fransız ile müşerref olmak durumunda kalırız: Henri Bergson ve Marcel Proust.



Bergson ve Süre

Tanpınar sık sık bu iki ismi “etkilendiğim muhteremler” diyerek telaffuz eder. Henri Bergson’un Tanpınar için önemi, Bergson’un “zaman” ile kurduğu tuhaf ilişkiden gelir. Bergson için zaman mümkün olan bir şey değildir. Genel geçer olan ve günlük hayatımızı bölümlere ayırmamızı sağlayan zamanın tarihi çok eski değildir. (Günün bölümlere ayrılması Arkaik dönemde başlamıştır. Saniyenin kalp atış ritmine göre düzenlenmesi ve günün de saniyeden başlayarak dakika ve saatlere ayrıştırılması Arkaik dönemde yapılmış bir uygulamadır.) Bergson’da önemli olan mefhum ise “Süre” dir.

Tanpınar, Bergsoncu “Süre” mefhumunu bir anlamda rüyalarla kelimeleştiriyor. Peki, Bersoncu anlamda Süre nedir?

Bergson’un bu konuyla ilgili yaptığı en net tanımlardan birini “Dolaysız Veriler” adlı kitabında bulabiliriz “Tümüyle saf süre, benimiz kendini yaşamaya bıraktığında, şimdiki durumuyla önceki durumları arasında bir ayrım yapmaktan kaçındığında, bilinç durumlarının ardışıklığının aldığı biçimdir.

Yani süre bilinç denen şeyin ta kendisidir. Bilincin içkin olduğu akıştır. Şu anda bulunduğumuz durum hem az önce yaşadıklarımızı izler hem de onlarla iç içe geçer. Bu akış içinde bilinç durumları sürekli iç içe bir vaziyet halindedir. (Serbest çağrışım: Aydaki Kadın, Bölüm Bir: İç İçe) Bilincin akışı da belirli bir istikamette ilerlemek yerine, geriye doğru çekilen Klee’nin meleğinin arkasında bıraktığı ve giderek büyüyen bir yığın gibidir. Bilinç, belirli bir ilerlemeden çok, birikmedir. Bu yüzden yaşadığımız yeni bir an tüm geçmişimizi değiştirmektedir.

Bergson için “Süre”ye ulaşmanın yolu kendimizi bütünüyle yaşamın içkin akışına bırakmaktır. Başımıza gelenleri “iyi” “kötü” “adaletli” “adaletsiz” gibi şüpheli kavramlarla değerlendirmek yerine olduğu gibi ele almaktır. Zamanın homojenleşmesi ancak bu akış sayesinde gerçekleşir. Bergsoncu “Süre” kavramında her şey bir şimdidir. Geçmiş bile eski şimdidir. Homojen hale gelen zamanda, yani sürede her şey içinde bulunduğu akış içinde değerlendirilir. Bu yapılmadığında akıştan dolayısıyla yaşamdan kopulur.

Süre mefhumunda her şey toplu bir şimdidir. Pratik yaşamda böyle bir duygu duruma gelmek epey çaba ister. Zira günlük hayatın “gerçeği” bilincin maruz edilmesi ve yaşama kaçmaması üzerine kurulmuştur.

Peki, Tanpınar’da Bergsoncu Süre kavramı nasıl devreye girer? Bana kalırsa Tanpınar, zaman ile kurduğu Bergsoncu ilişkide, uyku ve rüyaları Süre’ye ulaşma yolları olarak seçer.

Zamanın homojenleştiği bütün bir geçmişin şimdide sıkıştığı rüya alanları Tanpınar’ın Süre’yi uygulama sahasıdır. Unutulmuş eski bir musiki parçası ya da Şeker Ahmet Paşa’nın hiç bilinmeyen bir tablosu bir sevgilinin yüzü ile iç içe geçerek rüyanın bu süre-akışında terennüm eder. Tanpınar da eserlerinde bu bölümleri öyle keyifle anlatır ki okuyucu da zamandan kaçılan bu “edebi” akışın parçası olur. 

Peki, Tanpınar’ın bu Bergsoncu uygulaması ne kadar başarılıdır? Süre mefhumu Bergson’un her yapıtında farklı bir alana evrilir. Biz sadece ilk haliyle, “Dolaysız Veriler”de tanımlandığı haliyle Süre kavramını ödünç aldık. Ama Bergson’un sonraki kitaplarında, Süre kavramı bütünüyle evrenin bir hareketi olarak ele alınır. Bergson daha sonra “Yaşamsal Atılım” ve “Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı” adlı kitaplarında Süre kavramının yanına Sezgi kavramını (Bergson’da Sezgi insanın kendi varoluşunun bilincine yani süresine ulaşması sonra ise yaşamsal hareketin kendi kendinin bilincine varmasıdır.) ekleyerek, Süre’yi yaratıcılığın kaynağı olarak gördüğü “Neşe” ile bütünleştirir ve kavramın sınırlarını epeyi genişletir.

Tanpınar, elbette bütün bu gelişimi izleyerek kendi eserine katmamıştır. O daha çok Süre’yi ilk haliyle, yani psikolojik tanımının yapıldığı şekliyle ele almıştır. Tanpınar’ın Bergson ile direkt bir ilişkisi yoktur. Bergson’a ulaşmak için çeşitli aracılar edinmiştir. Bu aracılardan en önemlisi ise Marcel Proust’tur.


Proust ve İstemdışı Bellek

Tanpınar, Bergson’u Marcel Proust üzerinden tanımıştır. Bergson’un öğrencisi olan Proust çok etkilendiği hocasının felsefesini edebi bir şeye dönüştürmek konusuna hayatını adamıştır. Başyapıtı “Kayıp Zamanın İzinde” Bergson felsefesinin edebi özetidir.  Tanpınar ise hem yerli kültüre duyduğu sevgi hem de başka sebeplerden ötürü bu felsefeyle “derin” bir ilişki kurmak yerine kısmen faydalanmıştır. Onun güzergâhı Bergson’dan çok Proust’tur. O yüzden “Süre” gibi bir mefhumu çok daha çetrefilli olan pratik hayat üzerinden değerlendirmek yerine rüyalar ve uyku üzerinden değerlendirmiştir.

İki uyku arasında imiş gibi kendi içine dalmış konuşuyordu”  Proust’un bu cümlesi hem Tanpınar’ın hem de Proust’un yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları şeyin ufak bir özetidir. (Bkz. Mahur Beste Bölüm 1: İki Uyku Arasındaki Düşünceler) Albertine ya da Gilbert. Sabiha ya da Selma. Karakterler hep aradadır.  Merkez ise zamandır. Zamandan kurtuluş süredir.  Tanpınar’da Süre rüyadır. Proust’ta ise kaybolup giden anlar.

Proust’un bir başka farkı da Tanpınar’ın aksine “Süre” mefhumundan çok Bergson’un “Bellek” kavramıyla daha çok ilgilenmesidir. Hem Proust hem de Bergson için Bellek, “Fiili olmadığı halde gerçek, soyut olmadığı halde zihinseldir.” İkisi de geçmiş denen şeyin kendi içkinliğinde var olduğuna inanırlar. Ama bu noktadan sonra Proust’un bir filozoftan ziyade büyük bir yazar olduğunu anımsatan o fark devreye girer. Geçmiş kendi içkinliğindedir evet. Geçmiş bir anlamda kendi içinde korunur. Bu Bergson için yeterlidir. Her zaman olduğu gibi sorunu ortaya başarıyla koymuştur. Ama Proust tam da bu noktada Bergson’dan ayrılır. Proust, geçmişi kendi içkinliğinde kurtarmaktan bahseder. Evet, bir geçmiş vardır ve kendi içinde sürmektedir ama bu geçmişi kendi içindeki biçimiyle nasıl kurtarabiliriz? Sorusunu daha da güçlendirmek için bir filozoftan şöyle bir alıntı yapar : “Hepimiz hatıralarımızı hatırlama yeteneğine sahibiz peki ya hatırlayamadığımız bir hatıra nedir?” Ve bu “hatırlanamayan hatıra” ya nasıl ulaşılır?

Tanpınar ve Proust’un yolları burada tekrar kesişir. Tanpınar için bu hatıralara ulaşmanın yolu uykulardır. Ama Proust daha çetrefilli bir yolu seçer ve “İstemdışı bellek”ten bahsetmeye başlar.

İstemdışı bellek, şimdi ve geçmişi ortak olan bir duygulanım özdeşliğidir. Yaşanmış ya da yaşanması istenmiş iki anın arasındaki ilişki ve daha da derininde özdeşliktir. İstemli bellek örneğin bize yediğimiz bir dondurmayı hatırlatır. Bu geçmişte yaptığımız ve şimdi hatırladığımız bir şeyi düşünme akışıdır. İstemli Bellek, olayları genel akışında ele alıp bağlamları dikkate almaz. Ama İstemdışı Bellek, tam tersine, geçmişte yaşanmış bir şeyi bütün bağlamı ve manzarasıyla yeniden canlandırır ve şimdiki duygulanımımıza özdeş kılar. O hatıra artık geçmiş değildir. Bütünüyle şimdinin duygulanımıyla oluşturulmuş yeni bir şeydir. Geçmişi kendi içkinliğinden çıkarıp Süre’nin akışına dâhil eder. Bu duygulanımlar bazen öyle güçlüdür ki Proust bu şekilde yaşanan acıların büyüklüğü karşısında şaşkınlık duyduğundan bahseder.

Bergsoncu Süre ve Bellek kavramları her iki yazar için de güzergâh işlevi görmüştür. Proust bu kavramları en derinine inmeye çalışarak incelerken Tanpınar özellikle rüyalar konusunda bir başka ilgi alanı olan Psikanalize doğru kayar ve Freudçu kimi uygulamalarını eserlerine davet eder. 

İki yazar ile bir filozofun kavramlar üzerinden homojenleştiği bu düzlem okura hem yaşam alanında hem de düşünce alanında yeni kapıların var olduğunu ve bu kapıların ardında daha başka odalar olduğunu hatırlatır.

Kaynaklar:
Ahmet Hamdi Tanpınar, Aydaki Kadın (Dergâh Yayınları, İstanbul, 1987)
Henri Bergson, Madde ve Bellek (Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2007)
Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler ( Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2010)
Gilles Deleuze, Bergsoncyluk (Otonom Yayınları, Çev. Hakan Yücefer, İstanbul, 2006)
Marcel Proust, Sodom ve Gomorra (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005)


Daha önce Natama 7'de yayunlandı.


Aras K.


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Şerhh Neden Çıkmalıydı?



Sanatın sunulma alanları her geçen gün çoğalıyor, farklılaşıyor. İnternet'te sanat mümkün mü? sorusunun cevabı artık çok net: Mümkün.

Ama tüm bu sanal imkânlara rağmen edebiyat-şiir alanında bu mümkünlerin kıyısı hâlâ dergiler. Hadi öykü ve romanı da eleyelim. Türkiye’nin öykü dergisi geçmişi zaten verimli değil. Edebiyat dergilerinde bir bölüm öykülere ayrılır bu da genel beklentiyi çoğu zaman karşılar. Arada Adam Öykü ve Sarnıç gibi istisnalar da var elbette ama öykü için dergicilik hiçbir zaman bir şart olmamıştır.

Bununla beraber şiir, dergisiz olmaz. Düşünülemez bile. Hatta kanaatimce, dergi işlerine bulaşmamış adamdan şair falan da olmaz. Evinde oturup sağa sola şiir yollamak, kendi mecranı yaratmak yerine hazır olana konmak kolaydır elbette. Ama eğer mesele şiir ise, kendi dergini, kendi mahfilini oluşturmazsan sadece abilerinle çektirdiğin fotoğrafa kafanı uzatırsın kardeşim.

Türkiye’nin şiir geleneğinde bir olay çok yaşanmıştır. Gencinden bir şair çıkar ve kendisinden önce yapılanlara kısa bir siktir çeker, büyük şairlerle dalaşır, sonra da iyi kötü kendi dergisini yapardı. Bugün sadece şiirleriyle tanıdığımız birçok değerli isim aynı zamanda dergicidir. Orhan Veli’den tut Cemal Süreya’ya kadar hepsi. Ama 2010’larla birlikte başka şeyler oldu. Büyüklerine saygısızlık yapması gereken genç şair birden sevgi adamı oldu. Masayı dağıtıp kalkması gerekirken o masalara oturmak için çabaladı. Kendi dergisi ile uğraşması gerekirken hazıra kondu. Oldu da oldu yani.

Bu işlerde bulunduğunuz ortam da çok önemli elbette. Mesela benim kendi açımdan şansım Şiir Topluluğu’ydu. Ben ilk şiirimi de “dergi çıkacak şiir lazım” dendiğinde yazmıştım. Felakete yakın olan “kuytu” yazılarım yetmediğinde yazmıştım Amokachi’yi. Aynı şekilde, sonraki tüm şiirlerimi de “dergi çıkacak” motivasyonuyla yazıyordum. Bu bana özel değildi. Hepimiz öyleydik. Normal hayatta, sabah kalkıp şiire oturmuyorduk mesela. Ortaya çıkaracağımız dergi için oturup şiir çalışırdık, yazı çalışırdık. İşte bu şekilde daha yirmili yaşlarımızın başında iki sayı Ş Şiir, dört sayı da Son’at çıkarmıştık. Bir anlamda şiirden evvel şiir dergiciliğine başlamıştık.

O işlerden sonra bir sürü proje oldu ama hiçbirinde muvaffak olamadık. Küçüle küçüle en sonunda şerhh kadrosuna geldik. Ama bu küçülme niteliği artırdı, dergiyi gördüğümde böyle hissettim doğrusu. Merkez dergiler her zaman olacaktır. Hepimiz başka yerlerde de işleri çıkan insanlarız. Ama küçük de olsa kendi mahfilimizi yaratmamız şarttı. Belki 15 sayı üst üste çıkaracağız belki de 4-5 sayıda kalacağız, hiç fark etmez. Önemli olan o çabanın bir yere ulaşması, beş kişi bile okusa ortada nitelikli bir işin olması. Ve en önemlisi, bunların ülkenin çok çok küçük bir azınlığını ilgilendiren boşlukla, yani şiirle ilgili olması. Şerhh çıkmalıydı, çıktı. Çünkü boşluğa biraz daha boşluk lazımdı.

14 Nisan 2014 Pazartesi

Abi Ben Üniversiteden Sonra Şiiri Bıraktım




Ege Üniversitesi’nde bir şiir topluluğumuz vardı. Tuhaf bir yerdi. Üyeler haftanın üç günü buluşup toplantı yapardı. Mesela dinleti toplantılarımız vardı. Baya ses çalışması falan yapardık “Yenilgi Günlüğü” için yaptığımız dinleti herhalde “şiir dinletisi” denen şeyin en güzel örneklerinden biriydi. İlk gösterimize 9 sonraki gösterimize ise 45 kişi falan gelmişti. Ama zaten sıfır okuyucu, sıfır dinleyici kafasıyla hareket ettiğimiz için, seyirci sayısından fazla olan ekiple dinletileri kutlar, hatta mutlu olurduk.

Şimdi esas anlatacağım bu değil. O günler geçti. Fakat o günlerden tanıdığım bazı insanların şu an ne yaptığını çok merak ediyorum. Yakınımda olanlardan haberim var. Bazıları kitap hatta dergi çıkardılar. Bazıları şiiri bıraktılar. Bazıları ise bütün şairlerle tanış olup kitap çıkartmaya, bir o tarafa bir bu tarafa yanaşmaya çalıştılar. Yanaşmaları kabul görmeyince de yeniden solcu falan oldular. Mal oldular yani. Ama bazıları da var ki kelimenin gerçek anlamıyla “kayboldular.”

İşte bu kaybolan arkadaşlardan birini geçen gün Facebook’ta buldum. Bulur bulmaz da ne yaptın abi falan diye sordum. Bir iki hoşbeşin ardından “Şiiri ne yaptın, yazıyor musun hala?” dedim. Arkadaş da bana “Abi ben üniversiteden sonra şiiri bıraktım” dedi. Nişanlıymış. İş çok boğuyormuş falan filan. Bıraktığımda geldiği son nokta Ah Muhsin Ünlü idi. Biraz Facebook sayfasına baktım. 5 yıl önce neredeyse aynen orda duruyor. Yine Muhsin gönderileri falan yapıyor. “Şiir ne okuyosun?” dediğimde de Cemal Süreya’ya yeniden baktığını söyledi. Nedense üzüldüm sonra. Ya bu adam niye böyle oldu falan dedim. Şiirden sıkılırsın falan anlarım da, üniversite bitince bıraktım nedir yahu. Biliyorum aslında. İşte ortama gelmişiz, şiir konuşuluyor vs. E ben de bir bakayım ayaklarıydı bunlar. Böyle en az 50 insan tanıdım toplulukta. Bazıları iki toplantıdan sonra uğramazdı.

Şiir topluluğunda “Her sene bir adam kazan” durumumuz vardı. O adamlar sonradan hakkaten iyi şiirler yazdılar. Güzel yazılar, acayip dergiler çıkardılar. Bazıları sonradan muhbir oldu. Yemeğimizi paylaştığımız, pezevenklerin elinden gidip aldığımız adamlar sonradan gelip götlük yaptılar falan. Ama hepsi sonuçta iyi şiirler, yazılar yazdılar. Dünyanın çıkmayan en güzel şiir dergisi işte bu adamların elinden çıkacaktı ama olmadı. Bir ihtimal daha vardı felaket oldu yani.

Özlediğimden yazmıyorum bunları. Üzüldüğüm için yazıyorum. Sanki hiçbiri işe yaramamış. Geride sadece üç kişi hatta sadece ben kalmışım gibi. Adamlar hayata atılmışlar. Şiir falan gibi “boş” işleri bırakmışlar, dergi yapmak falan gibi dertleri yok, mutlular lan hatta. Herkes gitmiş hakkaten. Hepsi bir işe ya da kıza bakıyor. İkisinden birini bulan hayata doğru uzaklaşıyor. Şiir eninde sonunda kaybetmelidir. Üniversiteden sonra şiir yazmayanlar kazanmasın diye mutlaka ama mutlaka kaybetmelidir. Bu işte zaten ekmek yok. Popülerlik desen hiç yok. Kızlar roman okuyor. Kız da yok. Bomboş şiir var işte. Ortada öylece duruyor. Görünce üzülseniz mi, sevinseniz mi bilemiyorsunuz. Belki de ikisini birden yapmak lazım.





26 Şubat 2014 Çarşamba

Yanlışlıkla Edebiyat-ı Cedide’yi Aşmak






Ben henüz İkinci Yeni'yi aşamadım. Dün evime geldiler. Oturduk onlarla. Dedim böyle böyle. Her neyse gittiler sonra. Mutfakta oyalandım biraz. Tuvalet kapısının yorganını düzelttim. Koltuk biraz yan mı duruyordu ne. Durdum, baktım, onu da düzelttim. Yemeğin altını yaktım. Isındı. Yedim. Sonra gidip baktım bir daha: Yok, yine aşamamışım.

Tanıdıklara haber verdim. Ben artık yeni bir şey yapmak için bir şeyi aşmaya çalışmayacağım, dedim. Hem, dedim, İkinci Yeni diyosun ya hani. Şimdi bu İkinci Yeni neyi aşıp yeni oldu ki? Birinci Yeni'yi mi?  Mantık bu mu?  Sen sokakta ya da evde diyelim, bir sabah aştın İkinci Yeni'yi. Adına da dedin milenyum şiiri. Peki öğleden sonra ne yapacağız?

Yeni’nin istikameti “aşmak”tan geçmese olmuyor mu? Mesela Afyon’dan bir adam çıkıyor. Yazmış bişeyler. Ama gidip bakıyor ki hiçbir şeyi aşmamış. Ya da şöyle diyelim: Afyon’dan bir adam çıkıyor, yepyeni bir şey yapıyor ve İkinci Yeni yerine yanlışlıkla Edebiyat-ı Cedide’yi aşıyor. E ne olacak o zaman? Olmadı Afyonlum İkinci Yeni’yi aşacaktın mı diyeceğiz ona?

Edip Cansever yerine Tevfik Fikret şiirini aşmış bir Afyonlu ne yapar? Sanırım önce geriye dönüp Ataç’ın Tevfik Fikret’e sarf ettiği hakaretamiz sözleri araştırır. Ataç’ın bu durumda haksız olduğunu, işte Tevfik Fikret’in Batılı tavrının aslında bir yenilik olduğunu “çukulata demezler de şokola der bunlar” şeklindeki Ataç tespitinin de mübalağa olduğunu vs. düşünür.

Gider Afyonlu, kaybolur “Şiir Tarihi”nde. Geldik ve de geldik işte yine asıl meseleye. Sihirli laf bu: “Şiir Tarihi” Oyunu da var bunun, oynuyorlar. 

Aşmak, şu bu hikâye. Sayfada görünmek istiyorlar, sayfayı yenilemek. Sayfayı yenileyince de “yeni” olacak sanıyorlar. Dil bitti falan deyip ardından “Şair” ile başlayan cümleler kuruyorlar. “Şunu okumadan bu olmaz” “Buna girmeden şu anlaşılmaz” diyorlar. -Hep diyorlar-. Avangard’ı da “Deneysel”i de o tarih içinde bir farklılığı temsil etmek için kullanıyorlar. Yani ben hem Anarşist hem de Posta okuruyum diyorlar. Lar.

Kavgaları aslında yer kapma savaşı.  Eksikliği duyulan şey iletişim yoksunluğu değil. –Yaratıcılık.- İletişim çok zaten. -İletişimi yaratıcılık mı sanıyorlar?- Nerden baksanız mama papa det bästa jag vet.

Düzenlemenin, çıkışın yolu çocukları geri çağırmaktan geçiyor. Şair’den çok, sürüklenen toprak parçalarına yakınlaşan çocukları. Onlar bu şiirli ve tarihli hortumda açılan deliklerdir. Aşmak, geçmek, üzerine çıkmak gibi şeyleri bırakıp şiiri alıp kaçırırlar. Yürürlükte olan şiirden çıkmaktır amaç. Bir bekçi, manav ya da psikolog olarak -ama şair olarak değil hiç değil- şiirden çıkmak. Hem de şiirle birlikte çıkmak. Şair gibi dengeli, güvenli ayaklar yerine diğer dengesiz ayakların taşıdığı yapıtlar ne kadar güçlüdür. Yarı tarihçilerin, Annesinin hatıralarında yer almayanların, Dil oyunlarına kapılanların ya da İkindiye Mandalina taşıyanların hepsi de birbirleriyle bağlantısız ilişki içindedir. Hepsi de özne – özne ilişkisinde ya da bir başka tür ilişki biçiminde değil, her “şey”i kapsayan tekillikler içinde buluşurlar. Şeyler, farklılığı “Aşma”da değil, bilakis, alt kademelerde, inerek, karşılaşarak, “aşındırarak”  oluştururlar.

Aslında olay bir tercih meselesi: Bütün enerjisini farklı bir şey yapmaya seferber eden ve gerilen ip üzerinde başlayan bir akrobatı “aşan” Şair’e tercih etmek.

Aras K.


Daha önce Şeyderg'de yayınlanmıştı - 2012

24 Şubat 2014 Pazartesi

Nışadır için Biraz Necatigil




Bir dönüş yapmak değil hiç değil. Unuttunuz bak, değil hatırlatmak değil. Bir “fakat” bu. Toptancı mantıkla girişirken, yürürken ve uzaklaşırken arada gözden kaçıyor. Bazen “Allah hepsinin belasını versin” demeden önce bir şiire yeniden denk gelmek. Mek. Mekanın önemi değil bu da değil. Neden değil Necatigil?

Bir adamı sevmek. Ama yani. Kötü şakir diyelim Namık K.. Bu adamı hani tut vur duvara. Ama nasıl olduysa Adana yolunda önlü arkalı denk geldik herifle. Sonra da olan oldu mola yerinde oturup çay içtik. Ben ben ve Namık Namık. Adamın “Aşkın Rengi Siyahtır” diye kitabı var ama çay güzel. Adana yollarında, molalarda kırılır alkış sesleri, dururken birden düşünürsünüz Kuala Lumpur gelir, ağaçlardan, aralarından hücumu gölgelerin. O yüzden işte bir şekilde böylece oturduk Namık’la. Saçma sapan şeylerden bahsediyor tabi. Yok edebiyatın gücü yok Şair’in görevi kedi var geçiyor önümüzden adam bak diyor bakışsız bir kedi, o derece yani, vursan vurursun ama adam iyi Esteban, çayı falan ödüyor, tavsiye veriyor, ihtiyacın olursa diyor, o Edebiyat Festivali’ne ben evde oturmaya gidiyor, Oradan sonra haber yok. Bir iki yıl sonra Kitab Fuarı’nda bir panelde gene saçmalarken karşılıyorum kendisini.

Buradan gelmeyeceğim Necatigil’e. Orhan Kemal’e de gelmeyeceğim. İşin özü herkes yanlışlıkla da olsa bir şey yazar. Ama sen bunu mesela 5 yıl önceden okuduğunda meh der gidersin. 5 yıl sonra ne olursa olur işte. Buradan da gelmeyeceğim Necatigil’e. Hiç bile gelmemek için, yaygın bir inanışın aksine Tanrı’nın yok gözüktüğü yerler vardır doğada.

İyi Şair midir Kötü Şakir midir orasını ben bilmem. Bir adamın şiirlerini değerlendirirken külliyatına da girmek gerekir belki ama niyetim yok, hem sonuçta daha önce bir yerde yine bir şekilde söylediğim gibi: Bana ne yani. O kadar eleştirmen var. Olmadı Enis var Batur batur yazıyor adam. Geçen kütüphane’de hiç üşenmedim bütün kitaplarını topladım Batur’un. Hepsi birbirine benzeyen hepsi toplanmış bir dolu kitap. Hani benim yediğim azami simit miktarı kadar kitabı var adamın. Oysa bizler, yani burada tam da bu nedenle Bir Enis Batur kariyerini…

Diğer kitaplarına hiç girmeden, En/Cam çin, Zebra çin, İki Başına Yürümek çin, kısa bir yürüyüş yapmak çin, gelebildik nihayet Necatigil’e . Süreya sevmediğim bir şiirinde anlatır da anlatır Necatigil’i. Nereye mi yazardı şiirlerini? Diye sorular sorar. Bütün bunlardan azade sevmek çin Necatigil’i tek bir şiiri bile yeterli olabilir. Hayatında çektiği sıkıntılar artık bir Şakir’in serencamı olmamalı. Bizim Cafer de çeker sıkıntı üstüne üstlük şiir de yazmaz. Daha ne olsun.

Buradan üzerine yürüdüğüm Necatigil çok basit bir şekilde yapabileceği şeyleri çok basit bir şekilde yapmadığı için de önemlidir. Sadeliği, lafı uzatmaması, iddiasız görünmesi, büyük büyük konuşup ahkâm kesmemesi, en azından bahsettiğim kitablarda, anladığım bir şey, henüz Necatigil’e gelemedik.

Nışadır şiir’de söylememek, söylemeyi ertelemek için uygun bir örnek midir? Hatırlıyorum tam da şimdi, işte bu şekilde hatırlıyorum, yıllar evvel Birikim’de bir yazı… Murat Belge’li yazı. Üzerine üzerine Necatigil’li yazı. İşte ben o an bir hata yapıp, Murat Belge’ye kanarak (Üstelik Necatigil’i de severmiş Belge, pek severmiş hı-hı) Necatigil’den uzaklaşmış, tam da okumadan hımm ve ehm’lemiş idim.  O yazısında Mr. Belge, günlük yaşamda Necatigil’in gözlemlerinden, işte yok sevgilisini terk edip başka bir erkeklen evlenen kızın trajedisinin Necatigil’in şiirinde dile geldiğinden, den den den bahsedip duruyordu okunamayacak kadar sayfalarca. Seçtiği dizeleri de görsen yani bu Murat Belge dersin iki tane şiir okumamış hayatında. “Roman Yapısı”  “Birey ve Roman” derken hüüp diye makineye çekip bırakmış şiiri. İşte bu yüzden ve bu yazıdan ötürü ben girememişim Necatigil’e. Okudukları kişiyi nasıl da etkiliyor bilmeden.

Ama Mustafa Irgat da ne diyor bak  “Behçet Necatigil konusundaysa şunu belirtmek isterim (...) hiç kuşkusuz cins bir şairdir.” (Hâlâ okuduklarınızdan etkilenip mi dönüyorsunuz Şakirlere?)  Kötü yazmak için de en azından kötü bir şeyler okumamız ya da unut.

İkibinciyeni Şiir, Aşan Şiir, Ayhan Aşan şiir, böyle aktüel olandan, zamana duyulan bu güvenden, geçenden, kalandan, gidenden ziyade, 2012’de Necatigil’e işte tam da böyle bir yazıyla dönülmez. Dönülmesin de zaten. Dönülemeyecek kadar önünde, bu dile çevrilmemiş bir kitabda dendiği gibi “ölüm ve gözyaşına rağmen neşeli bir kitap.”
Oturup saysan bin kişi vardır şu Şiir Kamusu, yani benim görmek istediğim, bildiğim, takip ettiğim bu ve bu kadar sayı bir merkez olma çabasına giriyor ya Gülen Adam’ı Amarcord. Böyle bir dünyada böyle bir merkez olur mü? Ortada durdu Necatigil. Ne yani durmasın mı? Böyle yaşadı böyle öldü. En çok da durdu. Herkes en çok durur demeyerek, şimdi filanca yerde mutlaka bir soğuk su akıyordur, ayakları, masa ayakları içindedir bu suyun. Demek istediğim bu kadar.


Aras K.

Daha önce Şeyderg'de yayınlanmıştı.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Çok Özledim Ümit Karan Diye Biten Şiirleri



Kesin şiir diye bir şey vav. Fulya Jaklin  diye biri de var tıpkı Albertine gibi. Şimdi burada şiirle konuşucam. Şiir konuşucam. Konuşuyorum.  Mesela çok mu abartılıyor Cemal Süreya? Evet.

Tamam. Çoğu zaman şiir çeviriyorum evde. Geçenlerde yedi çuval Rimbaud çevirdim. Anladım ki Rimbaud çevrilemez. Fransızcasından okumanız gerek. Ben Daçça baktım. Bu yüzden bir kıza şiir okuduğum da oldu. Ona yaklaşıp şey demiştim “Yağmuru dinliyorsun yağmuru dinliyossun ama şiir sevmiyorsun” Ne boktan bir hareketti. Ben kızın yerinde olsam gülerdim. Ama o etkilenmişti. Süreya da kadınlara şiir okurmuş. İkinci Yeni öyle sanıyorum sona erdi. Ve şair dediğimiz şeylerin son simaları da onların arasındaydı. Bugün şair dediğimiz tipler fortçudur. Namık Kuyumcu’dur şair. Ataol Behramoğlu’dur. Behramoğlu’nun kitap fuarı’nda, hemen önünde şair yazıyordu. Haklı. Arkasında da Atatürk vardı. Haklı. Sen şairliği İkinci Yeni’den sonra bu ve bunun gibilere emanet ettin abi. Şimdi neyin şairliğini yapıyosun. Dağılın.

Münir’in başlattığı bir “Allah belalarını versin ekolü” var. 2013’te şiir üzerine konuşurken dikkate alınabilecek tek ekol belki de. altı ay içinde sona erecek. Öyle diğer ekoller gibi yıllarca yaşamayacak. Bizde böyle. Bir ekol altı aylık süreyi aşarsa mort oluyor. Ama mesela Latmos’ta 8.000 yıldır kaya resimleri duruyor. Ne yani, ne alâka? Şiir orada mı diyeceksin şimdi? Yok orada demeyeceğim. Demiycem. Şiir o kayalar var ya. O kayalar “kayalar”.

Şiiri kaybettik. Anneannemi de kaybettik. Anneannem dönmeyecek ama şiir geri gelir. Kaybolan bisikletim de geri gelmişti benim. Vavien’de Binnur Kaya geri geliyor ya kayalıkların arasından. Hah işte, şiir Binnur Kaya’nın kayalıkların arasından yeniden çıkıp gelmesindedir- DEDİR. Kayalar kayalıklar, evet, arasından. Gel. Ama boşluk lazım bize. İte kaka. Çok boşluk. Güzel de değil sadece boşluk. Bazıları gitmeli, bazı şeyler ölmeli, bazı koca popolar şiirin üstünden kalkmalı. Zaten olmayan şiir kamusu biraz daha uzaklaşmalı (Geri gelmek şartıyla) Dünyaya bir gün ara gereksinimi. Hepimiz paleolitik dönemin uçsuz bozkırlarında bir süre.. Hah bir gün ara gereksinimi. Ardından gel. Gel halk gel. Gel şiir gel gel. Şiire “gel gel” yapmak bizim işimiz. Öbürleri ekmekçi. Tam buğday ekmekçi. Egoları olmasa koyarlar kıçına şiirin. “Kalbim sevda pınarı” diyen çocuk daha değerli onlardan. En azından “klişe” diye bir şeyden bile habersiz. Habersiz olmaları iyi. Haber kolay.


Şiir’de görüş. Politik görüş. Siyasi görüş. Dini görüş. Görüş. Görüş Atatürk şarkıları yapan Çelik’tir. Şükrü Sina Gürel’dir. Çok Türk’tür. Bir şair eninde sonunda algılar, duyumlar yaratır, sözcüklerle yapar bunları. Onları bize verir, biz de bu algılar ve duyumların oluşturduğu oluşumları paylaşırız. Ya da paylaşmayız “Odaya bakıyorum çiçekler çok” diyen birinin ne kadar “görüşü” yoksa “İsyan edin” diyen bir şairin de görüşü yoktur. Çünkü şiir ister görüntülerden geçsin, ister yoldan geçsin isterse de sözcüklerden geçsin duyumların bir halidir. Duyumlar kendi hallerinde aktarılabilen şeyler olmadıkları için başka algılar ve duyumlarda daha başka duygulamlara dönüşürler. Hep bir başka oda vardır. Duyumların bir görüşü olamaz. O yüzden şiirin de görüşü olamaz. Yokdur.

Bir şey anlatmamak için çok çaba sarf etmemiz gerekiyor. Mesela artık “Cansever şiiri üzerine inceleme” yaparken uzun uzun Tiramisu tarifi vermemiz gerekiyor. Ya da 400 Darbe üzerine yeni bir şey söylememiz için ilk önce fokların köpekbalıklarının beslenme zincirinde tam olarak nerede durduklarını aktarmamız gerekiyor. Bir de artık şiire şiirle referans vermek sona ermeli bence. Artık şiir sözcüklere çok güvenen insanların elinde değil çünkü. Ben daha çok kliplerde görüyorum şiir. Videolarda. Chantal Akerman filminde, bloglarda, katırtırnağı adlı bitkide. Ama bunları “Şiir her yerde” aptallığı ile değil “Şiir bunlar dışında hiçbir yerde” aptallığı ile görüyorum. İkinci Yeni’de şiir kalmadı, İslam’da da, Sol’da da. Bakkalda şiir kalmadı dostlar.


Daha ne kadar kalmayabilir ki? Daha nereye kadar düşebiliriz ki? İşte bu kadar. O yüzden heyecanlıyız. Zira bu kadar dibe vurduysak, Ümit Karan’ın da dediği gibi, dibe vuranların düşeceği başka bir yer yoktur. O yüzden kalkıp yeniden yeryüzüne çıkmak durumundayız. Yeryüzü ne dersen ben de bilmiyorum Zaten bir şey ifade etmeyen sözcükleri daha da eğip bükmek, saçmalayıp başkalaştırmak, yok etmek dışında bir seçenek kalmadı. Bunlar sözcükler kadar imajlara da yansıyor, siz görmüyorsunuz ama işte bunlar hep şiir. Yekta “Yıkın” derken aslında bunları kastediyordu.  Bizim şiirimiz kırıp dökmedikçe geri gelemez abiler. 

Aras K.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Behçet Haber Çok Bağımsız Haber (1)







1

Öldü Şair öldü:

Bu sene ülkemizde 2345 adet Şair öldü. 342 Şair ise ebediyete intikal etti. Bununla beraber 863 Şair de nalları dikti. Ve son olarak 734 Şair de sonsuzluğa uğurlandı.

2

Bence Edebiyat-ı Cedide:

Ünlü Şakir Behçet B. Konuştu;

“Artık bu şiirden keyif almıyorum. Keşke Edebiyat’ı Cedide’ciler geri dönse” diyen Behçet B. “Özellikle Tevfik’i özlüyorum” dedi

Bunun üzerine Karaman yakınında bir çimlikte buluşan Edebiyat-ı Cedide ekibi üyeleri geri dönme kararı aldılar.

Özellikle Tevfik Fikret’te yüzler gülüyordu.

3

AB Bizi Bu Halde Görse Abi:

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günleri kaçıran Behçet Bey bir dahaki birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerin ne zaman geleceğini sormak için bir  devlet dairesine giderken gözaltına alındı. 

Polisler eşliğinde devlet dairesini terk eden Bey “ Bir yudum mutluluğa bir ömür istediler, AB bizi bu halde görse var ya abi..” dedikten sonra gazetecilere dönüp bizi biz yapan değerleri unuttuğumuz için üzgün olduğunu dile getirdi.

4

Tarihte Bu Güm:


Behçet Tarihinde Avangard ve Biçimci Çizgici Kişilik ve Karakterler (1): Konstantinus

Roma döneminin son büyük imparatoru Konstantinus biçimci çizginin kurucularından biridir.

Konstantinus  M.S. 285 yılında doğdu. Babası Konstantinus Khlorus imparator Diokletianus tarafından 293 yılında Batı’nın caesarı olarak seçilmişti. Çocukluğunu Diokletianus’un, gençliğini Galerius’un sraylarında geçirdi. Part seferi sırasında (Eski Armenia krallığı, bugünkü Doğu Anadolu ve Kuzeybatı İran toprakları) Galerius’un yanında savaştı. Bu seferde elde edilen zaferler dörtlü yönetimin meşruluğunu sağladı. Ayrıca babasının Britanya seferine de katıldı. 305 yılında Diakletianus’un tahttan çekilmesiyle birlikte Batı’da augustus olan babası Konstantinus Khlorus 306 yılında öldü. Birlikleri oğlu Konstantinus’u augustus olarak tanıdılar. Bu durum dörtlü yönetimin üst kademelerinde karmaşaya yol açtı. Bunu Galerius kabul etmedi ve augustus olarak Severus’u atadı. Konstantinus ise caesar oldu. Daha sonra çıkan siyasi kavgalar sırasında Maxsimanus önce oğlu Maxentius’u destekledi, daha sonra ise kızıyla evlenen Konstantinus’un yanında saf tutarak ona imparatorluğa giden yolu açtı.

-Tarih bölümünün sonu.-

Konstantinus şöyle bir şey yaptı; Kendisinden önce büyük imparatorlar olarak bilinen Hadrianus, Traianus gibi imparatorların yaptırdığı zafer taklarından rölyefleri söktürdü.

Akabinde bu rölyefleri kendisi adına yapılan Konstantinus Takı’na koydurdu. Bu rölyeflerin üzerindeki Hadrianus ve Traianus başlarını ise söktürüp yerine kendi başını koydurdu. Bir tür Cut – Up, Ekle- Sil, Eklektizm ve bolca Kolaj anlayacağınız.

Rölyeflerdeki hikâyeleri de kendi Roma Seferine uyarlayan Konstantinus Behçet Bey’e göre biçimci-avangard çizginin ilk yaratıcısıdır. Bugün Dünyayı Kurtaran Adam’dan tutun Burroughs’a Sanatın Serbestliğinden tutun Avangard’a kadar her şeyin başlangıcı Konstantinus’tur.



Behçet-2 (Nisan 2013)