29 Mayıs 2017 Pazartesi

Dünyada, Yani Burada Değil



Bir yere varmıyor. Bu kesin. Yazarların, iyi yazarların tek bir meselesi olur genelde. Her yeni öyküde ya da romanda o meselenin bir çeşitlemesini sunarlar. Jonathan Franzen, Özgürlük kitabında tam 600 sayfa boyunca bir ailenin, böyle bir dünyada varolmaya çalışan aile bireylerinin hikayesini anlatıyor. Özgürlüğün, daha doğrusu özgürlük hissinin ne olduğunu, ona sahip olmanın ne anlama geldiğini ve böyle bir yanılsamaya kapıldığımızda nasıl hayal kırıklıkları yaşayacağımızı…

Sonuç aynı: Bir yere varmıyor. Elbette özgürleşmeliyiz. Ta ki özgürleşmenin asıl mesele olmadığını anlayana kadar. Her gün kalkıyor, yürüyor ve mahvoluyoruz. Kitapta belki de bu güneşin altındaki insanlar arasında olabilecek her şey, her nokta ele alınıyor. Mutluluklar, umutlar, beklentiler ve acılar. Ama bir yere varmıyor. Çünkü dünyadayız. Yani burada değil. Dünyada. Bu kolay atlatılabilecek bir şey değil. Jonathan Franzen da atlatamıyor. Yoksa insan neden 600 sayfalık bir kitap yazar ki?

24 Aralık 2016 Cumartesi

Çatışmadan Önce Birlikteyiz






Galiba Yağmur Yağacak

O otobüse binmemek gerekiyordu. En azından o ağrıyla. Su uzatsaydı biraz daha. Yapacak bir şey yok. “O sokaktaki çocuğu hatırlıyor musun? Ona yardım etmeliydik. Sonra o sakat adam vardı. Onun da ricasını kırmamalıydık. O zaman seni öyle öpmezdi belki.” “Bilmiyorum. Otobüsten insek ya. Zaten, yani yanlış otobüse bindik.”  “Tamam ineriz. Ama bir saniye, galiba yağmur yağacak.” “Onu öyle öpmeyecektin”. “Doğru diyorsun.. İnelim ya şu otobüsten.”

Her zaman evrenin ardında bir zekâ olduğuna inanırdım. Ama indiğimiz yerde bu zekâdan bir eser yoktu. Hepsi birbirine benzeyen sokaklar. Nerden baksan 5 milyon yağmur tanesi düşmüştü yerlere. Yürüyoruz.  “Denize inelim şuradan”. Denize iniyoruz. Yüzmek için kötü bir hava ama yapacak bir şey yok. Ağrıdan kurtulmak için alternatif tıp yöntemlerini kullanmalıyız. “Sen atla önce akıntı yoksa ben de gelirim.”  “İyi tamam atlıyorum.” Bir süre yüzmesini seyrettim. Akıntı yok gibi görünüyordu. Yani boğulmadığına göre akıntı yoktu. Bilimsel bakış açım buydu. Cüzdan şu bu, bir çukura sokup üstüne taş koydum. Atladım denize. Hava denizden daha soğuktu.  Yağmur beklediğimiz etkiyi yaratmasa da yağıyordu. Yaklaşık 45 dakika açıldık. Ağrı geçmek üzereydi. “Geri dönelim.” Denizden çıktığımızda hava aydınlanmaya başlamıştı. “Ben gidiyorum” dedi. “İyi sağ ol “dedim. Gerçekten gitti. Bir süre gitmesini izledim. Sonra ayağa kalkıp peşinden koştum. Koşarken pantolonumun ıslaklığının beni rahatsız ettiğini fark ettim. “Biraz para bırak şurada kahvaltı yapacağım ben”. “Haa, tamam.” Avucuma para bırakıp uzaklaştı.

Ben Boksördüm Biliyon mu?

Kafamı atletle kurulayıp karşıdan karşıya geçiyorum. Hava 9 dereceyi gösteriyor. Meydandaki saatin kanaati bu yönde. 

İki poğaça bir çay alıp masaya oturdum. Ağrıdan eser yoktu. Biraz bacağıma dokundum. Yok, artık dokununca da ağırmıyordu. Sıyırdığım pantolonun paçasını katlayıp sağlığıma şükrettim.

Şekerliğin içinde iki tane şeker kalmıştı. Bu miktar benim için yeterliydi. Çaya iki şeker attım. Bir süre erimesini bekledim. Aynen bu durumdan bahseden bir filozof olduğunu hatırladım. İnsanlar nelerle uğraşmış diye düşündüm.

Anlaşılan gitmekten vazgeçmişti. Karşıma oturduğunda son on dakikada iki yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. “Uyumadın mı?” dedi. “Yok, ne uykusu yahu, ağrıdan uyku mu kaldı anasını satayım, birazdan uyurum ama.” Ceketini çıkartıp yeni yaptığı dövmeyi gösterdi. Bir surattı aslında bu dövme. Basbayağı kolunda surat vardı yani. Çok saçma buldum bunu. O yüzden kepenkleri tamamen açmaya çalışan işletmeciye yardım ettim. Kilidi bir türlü açamıyorduk. Bunun üzerine içerden bir balyoz getirdi işletmeci. Öyle sanıyorum kilidi kırmaya karar vermiştik. Önce o vurdu iki kez. Sonra ben denedim. Yoldan geçen bir şarapçı yardıma geldi. O da birkaç kez vurdu “Kaliteli kilit bu Allah gelse açamaz” dedi. Bu tanrıbilimsel açıklama bizi yıldırmadı. Balyozu yeniden alıp son hız vurdum. Yerdeki bir taş sekip dükkânın iki camını indirdi. Bir süre şangur şungur yere saçılan cam parçalarını izledik. “Bu böyle olmayacak ben bir çilingiri arayayım” dedi işletmeci. “Öyle olsun” deyip yeniden masaya geçtim. Masanın üstündeki atletle bir süre daha saçlarımı kuruttum. Ona baktım, telefonuyla uğraşıyordu. İçerden işletmecinin sesi geliyordu “Bugün Pazar ne ya. Başlatma pazarına! Gel aç şu kilidi!” İşletmeciden kafamı çevirip yeniden ona baktım. O da bana bakıyordu. “Burada niye televizyon yok” dedi. “Ufak işletme ya. Gerek duymamışlar.” dedim. İşletmeci balyozla duvarlara vurmaya başlamıştı.

“Çay içer misin” dedim ona. “İçerim” dedi. Kafamı içeri uzatıp “Abi iki çay” dedim. İşletmeci balyozla şekerlikleri parçalıyordu. Bir an durdu. Çaydanlığın başına gitti. İki çay koyup getirdi. “Yalnız şeker yok. Bugünlerde ülkede şeker sıkıntısı var. Bulamıyoruz,” dedi. Bu karşımdaki insan için problem değildi. Çünkü o zaten çayı şekersiz içerdi. Ama bu benim için bir problemdi; çünkü ben çayı şekerli içerdim. “Bugün ne yapalım?” dedim ona. “Yürüyelim biraz, sonra gün başlayınca buluruz yapacak bir şey” dedi. İşletmeci dükkânın içini komple yıkmıştı. Yanımıza geldi “Bir çay daha içer misiniz?” dedi. “Yok abi, biz kalkacağız dedim.” Bunun üzerine balyozla çaydanlığa doğru ilerleyip bir darbede yerle bir etti. Atletimi giydim. Bu sırada şarapçı tekrar geldi. Bir süre dükkânı izledi. Sonra bize dönüp “Çükümü göstereyim mi?” dedi. “Valla şu an bu yönde bir ihtiyacımız yok. Ama çok istiyorsan gösterebilirsin” dedim. Bana doğru eğildi “Ben boksördüm biliyon mu?” dedi. Çükünü göstermeden uzaklaştı. Masaya iki lira bırakıp kalktık.

Acı ve Titreme

Yolda yürürken ağrı yeniden başladı. Sekiyordum. “Üşüyor musun” dedi titrediğimi görünce. Üşümekten daha ciddi sıkıntılarım vardı o yüzden cevap vermedim. Ceketini çıkarıp bana verdi. O da sırılsıklamdı ama dünyevi şeyler onda bir rahatsızlık yaratmıyordu.“Eve gidelim. Sen böyle dolaşma dışarıda” dedi. Benim evim çok uzaktı. Oraya gidene kadar toplamda üç organ kaybedebilirdim. Onun evine gitmeye karar verdik. Ama bunu yapabilmemiz için annesinin işe gitmesini beklemek zorundaydık. Bunun nedenini bilmiyordum. Ama soracak mecalim de kalmamıştı. Evlerine kadar yürüdük. Eve yakın bir parkta oturup annesinin apartmandan dışarı çıkmasını bekledik. Bakkala gidip sakız, sigara ve gazoz aldı. Sigarasını yaktı. Ben de gazozu açtım. İçip beklemeye başladık. Sonra çantasını açıp iki bere iki tane de güneş gözlüğü çıkardı. “Tanınmayalım” dedi. Gözlükleri ve bereleri taktık. Titreyerek sigara ve gazoz içiyorduk. Sakız teklif etti, kabul etmedim. “Doktor ne diyor?” dedi. “Neyle ilgili?” dedim. “Ağrı işte ya. Bacağın falan” “Ha, o konuyla ilgili bir konuşma geçmedi.” “Ne konuştunuz peki?” “Pek bir şey konuşamadık.” “Neden?” “Doktora gitmedim çünkü.”

Islak ayakkabılarımı çıkarıp, çıplak ayaklarımı kıçımın altına aldım. Bu titrememi biraz durdursa da acıyı artırmıştı. Acı ve titreme dengesini sağlamam gerekiyordu. “Acı ve titreme” dedim kendi kendime. “Korku ve Titreme o” dedi. “Hangisi?” dedim. “Bahsettiğin şey. Korku ve Titreme o.” Cevap vermedim. Uyumak için kafamı onun omzuna doğru yaklaştırdım. Güneş gözlüğünü kafasına doğru kaldırıp bana baktı.” Sen çok titriyorsun ya” dedi. Üstündeki kazağı çıkardı. Sonra benim üstümdeki ceketi çıkardı. Daha sonra kazağı bana giydirdi. Sonra ıslak pantolonumu çıkardı ve ceketi alıp bacaklarımı ve ayağımı örttü. Kafamın altına da çantasını koydu. “Sen bekle hemen geleceğim” dedi.

Kafamda bere, gözümde güneş gözlüğü, üstümde kırmızı kazak, çıplak bacaklarımın üstünde bir ceketle bankta uzanıyordum. Gelip geçen bir iki kişi bana baktı. Sanırım bankta yatan serseri jargonunda yeni bir çığır açmıştım. Üşüyen ellerimi başımın altına koydum. Geri dönmeme ihtimalini düşündüm. Kaçıncı katta oturduklarını biliyordum. Annesini de görsem tanıyabilirdim. Ama eve girmek bir meseleydi. O yüzden bankta yatıp onu bekleme seçeneğimi sonuna kadar kullanmaya karar verdim. Acı ve titremeye rağmen uyumak üzereydim. Bu sırada bir bisikletin üstünde geri döndü. Gözlüğümü kafama çıkarıp yattığım yerden ona baktım. “Eczaneler daha açılmamış. Sana bir şeyler getirecektim.” dedi. “Bisiklet ne alâka?” “Bilmem, yolda duruyordu ben de bindim” Apartmana doğru baktı. “Annem çıkıyor. Kalk kalk” dedi. Hemen doğruldum. Apartmandan bir kadın çıkmıştı gerçekten de. “Niye bu tarafa doğru geliyor. Anne niye buraya doğru geliyorsun?” dedi kendi kendine. Üzerime doğru eğildi. Gözlüğünü çıkardı “Tamam şöyle yapacağız. Eğer annem bizim yanımızdan geçerse öpüşmeye başlayacağız. Sen böyle beremi falan da indir ki tanınmayalım tamam mı?” dedi. Ben de ona “Bak burası Amsterdam değil. Sabahın köründe parkta öpüşen iki erkek emin ol daha çok dikkat çeker.” dedim. Ama bu cümleye nokta konmadan dudaklarıma yapıştı. Öpüşmenin şiddetinden güneş gözlüğüm yere düştü.  Annesi de tam bu sırada yanımızdan geçti. Dönüp bize bakmamıştı bile. Daha çok telefonuyla ilgileniyordu. Öpüşmemiz bitince hızlıca kalktık. Gözlüklerimizi yeniden takıp apartmana girdik. Asansöre bindiğimizde ağzımda kabul etmediğim sakızın tadı vardı.

Çatışma Büyüyecek

Ev sıcaktı. Hemen üstümdekileri çıkardım. “Dur ben sana banyoyu hazırlayayım” dedi. Evi biraz dolaştım. Sadece donla kalmıştım. Titremeye devam ediyordum. Kütüphanesine baktım. Beckett ve Joyce dışında ilgi çekici bir şey yoktu. “Banyo hazır.” dedi içeriden. Banyoya girdim. “Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver. Bu arada mesaj attı yoldaymış” dedi. “Tamam” deyip kapıyı kapattım. Donumu çıkarıp küvete girdim. O an evrenin ardındaki zekâya yeniden inandım. Güzel bir dünya olabilirdi burası. Kafamı küvetin kenarında dayayıp gözlerimi kapattım.

Gözlerim açıldığında koridordan sesler geliyordu. “İçeride mi?” diyordu bir kadın sesi. “Evet. Uyumuş küvette. Dokunmadım” “Tamam. Ben bir bakayım. Çok sağ ol onunla ilgilendiğin için” “Ne demek yahu. Güzel vakit geçirdik.”

Camlı kapının ardında gölgesini gördüm. İçeri girdi. Gözlerimi kapatıp uyuyormuş gibi yaptım. Bir süre yanımda dolandı. Sonra elini suya daldırdı. Bir süre sonra da sıcak suyu açtı. Başımı okşayıp seslendi “Uyan canım.” Gözlerimi açtım. Bir süre onu izledim. Üstünde -küçük memelerine rağmen- dekolte diyebileceğimiz kırmızı bir elbise, elinde küçük bir çanta, dudağında da sabahın köründe neden sürüldüğü belli olmayan bir ruj vardı. “Yer aç da yanına geleyim” dedi.  Küvette doğruldum. Üstündekileri çıkarıp küvete girdi. Altında bikini vardı. “Kış günü bikini?” dedim. “Ben yaz kış giyiyorum altıma.” dedi. Uzun uzun baktı bana. “Bacağın nasıl oldu?” “Daha iyi”. Küvetin yanındaki pencereyi açıp sokağa baktı. “Çatışma büyüyecek” dedi. Kafamı uzatıp dışarı baktım. Birkaç tane yeşil takım elbiseli adam vardı. “Galiba öyle olacak” dedim. Pencereyi kapattık. “Seni özledim” dedi. Bana doğru yaklaştı, öpüştük. Biz öpüşürken evin kapısı kırıldı. Banyonun camlı kapısından sadece yeşil renkte üç dört kişi görüyorduk. Olayları daha çok sesler üzerinden takip etmeye çalıştık. “Bisiklet nerede?”  “Gezmek için almıştım. Yemin ederim geri getirecektim. Vurmayın n’olur.”  “Gel buraya. Bisikletin yerini göster. Yürü.”  “Tamam göstereceğim. N’olur vurmayın”

Sonra sesler kesildi. Yeniden pencereyi açıp aşağıya baktık. Yeşil takım elbiseli adamların sayısı bine yaklaşmıştı. Bütün sokağı kaplamışlardı neredeyse. Büyük kalabalık karşıdaki parkın içine doğru yaklaştı. Parkın küçük kapısından yanında bisikletle evinde konuk olduğumuz delikanlı çıktı. “Alın, bisiklet burada. Özür dilerim” dedi. Yeşil takım elbiseliler delikanlıyı alıp bir çöp konteynırına koydular. Kapağını da kapatıp üzerine yan taraftaki inşaattan getirdikleri tuğlaları yerleştirdiler. Yeşil takım elbiselilerden oluşan kalabalık yarıldı. Gülerek bisikletle ilerleyen bir yeşilli geçti aralarından. Kalabalık yavaş yavaş onu takip etmeye başladı. Sağdan sapıp yaklaşık beş dakika içinde gözden kayboldular. İçlerinden biri şapkasını düşürmüştü. Sokağın tam ortasında güneşte parlayan yemyeşil bir şapka duruyordu. Pencereyi kapattık. Beni yeniden öptü. Onu öpmeyi çok özlediğimi fark ettim. Uzun uzun öpüştük. Öperken gözleri hep kapalı olurdu. Dudaklarımdan uzaklaşıp gözlerini açtı. Gözlerime doğru uzun süre baktıktan sonra “Sen sakız mı çiğnemeye başladın?” dedi.


18 Şubat 2015 Çarşamba

Sinema Şiire Düşman (Değil)




Yeni bir dil arayışı içinde olan ya da yeni denen şeyi sadece dil ile ilgili bir problem sayan şairler bazı tuzaklara düştüler. Yapılan dilbilimsel çalışmaların sonunda gelinen nokta “Dil yalan. Bu sözcükler anlamsız.” gibi bir şey olduğu için elimizde kalan şey yeni olandan ziyade, süslenmiş bir klişe oldu. Çünkü dilin problemli bir şey olduğu ve kelimelerin gerçekten de bazı anlamlara gelmediği zaten bilinen şeylerdi. Bana kalırsa bütün göstergebilim yahut dilbilim çalışmaları sadece bu bilinen şeyi yeniden hatırlatmış, bu durumu kuramsallaştırmış oldular.

Şiir deneyimi ya da bilişsel deneyimin bir kriz halinde olduğu uzun zamandır söyleniyor. Bunun ne demek olduğunu ben tam olarak anlayamıyorum. Ama bu krizi genel olarak “sanatın krizi” olarak aldığımızda durum biraz daha netleşebilir. Zira yeni biçim ve standartların icadına tanık olan 20.yüzyıl sanat deneyimi bugün yeniden güncelleniyor. Bu az çok bilinen bir şey. Fakat bu güncelleme yine kriz içinde olan siyaset, tarih ya da dil üzerinden yapıldığı için ortaya yepyeni bir kriz çıkıyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bir Ayrılık

Şiir-dilbilim ilişkisinin sonlarına yaklaşmış durumdayız. Bunu iddia edebilirim. Bütün araştırma alanları artık tanımlanmış durumda. Evet, Derrida birçok konuda haklıydı belki. Ya da Deleuze’ün “Kekeme” şiiri bize bazı şeyler ifade etmişti. Ama bunun, bu “Kekeme” düşüncenin şiiri nasıl olacaktı ya da olabilir miydi? Bu durumlar neredeyse hiç tartışılmadan şiire sokulduğu için “Deleuzeyen şiir” yazmaya çalışan ve kısa zamanda ortadan kaybolan bazı genç şiir ilgilileri de oldu. Oysa Deleuze’ün bahsettiğinin biçimsel değil de içeriğe, içkinliğe yönelik bir hamle olduğu pek konuşulmadı.

Alman Sinemasının aktüel auterlerinden Christian Petzold, bir röportajında şöyle diyordu: Evet Deleuze ya da diğer filozofların üzerimde etkisi oldu. Onları okuduğumda düşünme biçimlerimin değiştiğini de söyleyebilirim. Ama dürüst olmak gerekirse, sete gelip kameranın başına geçtiğimde “Haydi Deleuzeyen bir şey yapayım” diye hiç düşünmedim. Çünkü kameranın arkasında Deleuze biter, sinema başlar. Sinemada da “Deleuzeyen” bir biçim yoktur. Deleuze etkisi çıksa çıksa içerikte, içkin bir durumda ortaya çıkar.

İşte bu durumu şairler henüz anlayamadıkları için dilbilimsel ya da postyapısal arayışları şiir içi bir tartışmanın bitmeyen malzemesi haline getirdiler. Oysa düşünce bazında işleyen bir durumu biçim haline getirmenin, hele ki şiirde mümkün olamayacağı kimsenin aklına gelmedi. Düşüncedeki içkinlik yerine, düşüncede bahsedilen biçimin kelimeler üzerinden şiire yedirilmesi hamlesi kesin bir başarısızlıkla sonuçlandı. Neyse ki Görsel Şiir bu başarısızlığı bir nebze de olsa ortadan kaldıran yeni bir biçim olarak etkinlik kazandı ve şiirde yeni bir standart, yeni bir duygulanım oluşmasını sağladı.

Avangart Geldi Babama Dayandı

Avangart sanat eski standartların yetersizliğini ve acizliğini apaçık ortaya koymuştu. Bunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçti. Neoavangard durumda ise avangardın ortaya koyduğu “Biçimsel bir işleyişle yeni standartlar ortaya koyma gerekliliği” bir kez daha gerekli hale geldi.

Avangart sanat, toplumsal direniş hareketleriyle doğrudan temas halindeydi. Fakat bu temas içerikteki bir ortaklıktan ziyade biçimsel bir ortaklığa işaret ediyordu. Buna “Direnme biçimlerindeki bir biçimsel ortaklık” demek mümkün. Aynı şekilde sanatlar arası bir ortak zeminin de içerikten ziyade biçimsel bir sorgulayış üzerinden kurulması da avangart düşüncenin ortaya koyduğu bir durumdu. Bugün bu düşünceyi –şiir özelinde- pratik ve anlamlı hale getirmenin yolu ise dilbilim ya da göstergebilimi bir kenara bırakıp yeni dostlar edinmekten geçiyor

Radikal hareketler 20.yüzyılda Marksist bir motivasyondan hareket etse de avangardın kendi anarşist yapısı çoğu zaman baskın olmuştur. Bugün yapılacak, yaratılacak yeni biçimsel sorgulama reel sosyalizm düşüncesinden ziyade, yeni yaşama ve hissetme biçimlerine yönlendiren ve yine anarşizan olandan beslenen bir sorgulama olarak değer kazanıyor. Sanat, siyaset ve tarih arasındaki ilişkiyi hiyerarşik bir konumlandırmadan uzaklaştırıp biçimsel anlamda ortak bir zemine kavuşturma mitosu gün geçtikçe realiteye dönüşüyor. Ama dediğim gibi içerikten ziyade biçimsel bir ortaklık bu. Ölçme birimi ve duygulanım biçimlerindeki krizi, dolayısıyla sanatın krizini aşmanın yolu –şiir özelinde- diğer sanat dallarıyla kurulacak olan biçimsel ortak zeminde yatıyor.

Antonioni’nin Hastaları

Sanatın krizi diyorduk. Bu krizin iki yönü var. Biri insan-hayat ilişkisinde, diğeri ise sanat- hayat ilişkisinde ortaya çıkıyor.

İnsan ile hayat arasındaki mesafe artıyor. Bu mesafe, bir aralıkta olduğu gibi yakınlaşmayı değil, kelimenin gerçek anlamını, yani uzaklığı temsil ediyor. Mesafenin örneğin bir şiire dönüşme noktası ise sanat-hayat ilişkisinin bir problemi haline geliyor. Mesafeyi kapatmanın yolu daha çok dilbilim vs. gibi alanlarda arandı. Ama yukarıda dediğimiz gibi, gelinen noktada elimizde kalan yeni bir şey yok. Görsel Şiir kendini bir eleştiri hamlesi olarak konumlandırdığında, harflerin ve kelimelerin kıskacından şiiri kurtardığında ise yeni bir aralık ilişkisi için uygun zemin oluştu. Görsel şiirin Çağdaş Sanat ile flörtü bu “aralık” ilişkisi için biçilmiş kaftandı. Ama ileride bu ilişki de bir problem yaratacak gibi görünüyor. Modern sanat müzelerinde ya da neoliberal sistemin paragöz işadamlarının sadece sanattan da anladıklarını ilan etmek için kurdukları müzelerde görsel şiir sergileri de yapılacak gibi görünüyor. Ama şiir, kelimelerle yaptığımız ve bazı insanların “konvansiyonel” dediği şiirin çıkış yolu diğer sanat dallarında, özellikle de sinemada gibi görünüyor.

Örneğin insan-hayat arasındaki mesafeyi hiçbir sanatçı Michelangelo Antonioni kadar net ortaya koymamıştır. Bugün şiirin de problemi olan insan ve hayat arasındaki mesafenin ne olduğunu Antonioni’nin Kızıl Çöl (Il Deserto Rosso) filminde net bir şekilde görebiliriz. Ultra kapitalizm çağında, insanın tanımını “Hastalık” olarak yapan Antonioni, bunu bir estetiğe çevirip, sanatın bir meselesi haline getirebilen ender sanatçılardan biridir.

Kızıl Çöl’ün bütün dramatik yapısı, etrafında olup biten her şeye aynı şaşkınlıkla bakan ve bir türlü olan biteni anlayamayan Giuliana karakteri üzerine kurulmuştur. Giuliana, modern (“Modern” “kapitalist batılı” anlamına da gelebilir. O bulmuştur zaten bu sözcüğü.) insanın bir örneğidir. “Olan biteni anlayamayan”dan kastım ise çok basit. Giuliana, bir fabrikanın bacasından çıkan dumanı, bir kuşun neden öyle uçtuğunu ya da insanların bahsettikleri herhangi bir şeyi “anlamıyor”. Bunu da tıbbi bir hastalıktan dolayı değil -her ne kadar filmde bir kaza geçirdiğinden sık sık bahsedilse de-, yeni ve modern insanın tanımı olan (Antonioni’nin koyduğu tanım) hastalık nedeniyle anlayamıyor. Her şeye aynı mesafeden bir hasta gözüyle bakan ve bu hastalık durumu gün geçtikçe somutlaşan Giuliana’nın durumu sanat-hayat ilişkisinin problemli noktasını da ortaya koyar. Antonioni, sanayileşme nedeniyle, kendi yarattıklarına en başta kendisi yabancılaşan ve bu işin içinden çıkamayan insanı Giuliana’da somutlaştırarak bir hamlede bulunur. Bu hamleyi yaparken de biçimsel anlamda yeni bir standart, yeni bir konum belirler. Bir anlamda insan-hayat arasındaki mesafenin nedenini sanayileşen dünyaya bağlar. Bunu da sanat-hayat arasındaki mesafeyi kapatacak kudrette, olağanüstü stilize bir sinema eseri ortaya koyarak yapar.

Alain Bey

Şairin problemi diğer sanat dallarında da şiirsel bir şeyler aramasıdır. “Şair Tarkovski” “Kieslowski’nin o şiirselliği” gibi laflar ederek, sinemada da şiir görmeye çalışır. Hâlbuki şiirsel olanın şiirle bağlantılı olması gerekmez. Bir şiirsellik varsa o sanatın kendi içindeki şiirselliktir. Chantal Akerman’daki şiirsellik böyledir mesela. Yazılan, öğretilen şiirden ziyade sinemadaki şiirseli yakalamıştır Akerman. Neredeyse hiçbir olayın olmadığı filmleri Akerman’ın zaman ile kurduğu ilişkinin de bir yönüdür. Akerman’ın yavaşlığı yepyeni bir biçimdir. Çok az kesmenin olduğu, uzun plan-sekanslardan oluşan Chantal Akerman filmlerinin bu yavaşlığı biçimsel bir ortaklığın zeminlerinden biridir. Mesela bir Ergin Günçe ya da Ahmet Murat şiirinde de aynı sakinliği bulabiliriz. Ama tekrar ediyorum, bu içerikle ilgili değil tamamen biçimsel bir ortaklık. Görüntüdeki sakinlik, Günçe ve Murat’ın “Pastoral” diyebileceğimiz şiirlerindeki sakinliğe yakınlaşır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yasujiro Ozu’nun ya da Wim Wenders’in yavaşlığı da bu örnekler içindedir. Ama mesela Wenders’in yavaşlığı bütünüyle “zaman” üzerinden kurulan bir ilişkiye denk düşerken (Bkz: Zamanın Akışında), Ozu’nun yavaşlığı zamanın üstünde ya da zamanın dışında, geçmeyen bir zamanla alakalıdır (Bkz. Tokyo Hikâyeleri ya da Bir Güz Öğleden Sonrası). Ozu felsefede Bergson, şiirde ise uykuları ve rüyalarıyla Zafer Ekin Karabay’a dönüşebilir. Zafer Ekin’de de hep zamanın dışında, uyku ve rüyalara sığınıp, geçen zamandan kurtulmaya yönelik hamleler vardır. Yine, Godard’ı bir Mustafa Irgat ya da Ece Ayhan’da görebiliriz. Üçünde de birbirine çok benzeyen yeni biçim arayışları, kırıp dökmeler vardır.

Bütün bu ilişkileri şiir ve sinemanın arasında bir farkın kalmadığı düzlemlerde oluşturmak en önemli durumdur. Çünkü bir yönetmenin şiir yazması ya da şairin film yapmasından bahsetmiyoruz kesinlikle. Şiirde zaten var olan sinemanın ya da sinemada zaten var olan şiirin ortak bir biçimsel zeminde buluşup sonsuzlaşmasından bahsediyorum. Bunu yakalamak biraz da bir “fark-ediş” sezgisinin gelişmesiyle mümkün olacak. Bergman’ın karamsarlığının biraz da Turgut Uyar olduğunu sezdirecek bir fark ediş bu. İşte o zaman Giuliana ile Sami Baydar şiirleri arasında bir fark olmadığını ya da Alain Leroy’un Ruhi Bey olduğunu görebileceğiz.


Daha önce Şerhh Dergi'nin ikinci sayısında yayınlandı.

15 Şubat 2015 Pazar

Melek Sahiden..






-Neden böyle oluyor M.? 
-Nerede onlar?
-Kimler?
-O zürafalar işte, uyuduğun bütün zürafalar, bir zürafayı uyuyabildiğin zamanlar.
- 1989’da.
-

Yürüdüğü kentlerden değil Ankara. 2011 diye bir yıl yok. 2011 diye bir yıl var. Bu yılda kış Mayıs’ta başlamış. Bir şey değil aslında. Yalan bunlar. Unutmak falan değil. Yalan bunlar. Sadece eksik durumlara alışabilme fikri. Normalde dışarıdan baksan “e çirkin bu” ya da “klişe bu” diyeceğin şey. Başka biriyle saçma ve aptalca olanın bir başkasıyla çok acayip ve duygusal olması ne komik değil mi M.? Komiğe gülünebilse gülerdik. Ağlanabilen şeyler tuhaf. Durup bir miktar su akıtıyorsun. Bu totalde litreleri buluyor. Biz buna sebep ararız da bir türlü yapamayız güzelim M.

Sevgili M. eğer kalsaydın bugün 22 yaşına basacaktın. Ben seni beş yıl önce başlayan bir Şubat’ta görmüştüm. Saçların vardı, oluyordu. 17 yaşında biri neyden bahsedebilir ki? Sen de işte onlardan bahsediyordun. Ama bilhassa Tezer Özlü falan diyordun sonra da Nilgün Marmara. “Al işte çattık yine.” durumuydun sen. Sadece bu yüzden aşağılık olabilseydim keşke. Ama sadece bu yüzden değil.

Seni anlamam ya da hak vermem mümkün. Bunlar aslında dünyanın en aşağılık şeyleri. Hak vermek nasıl bir kolaycılık. Senin hayata katılma oranın sıfırdı. Dünyaya bulaşma oranın sıfır. O gün geçiştirmek yerine Fassbinder’den bahsetmek isterdim sana. Bak bu filmler derdim, işte bu filmlerde gördüklerin için bile kalabilirsin. Ama biz Placebo konuşmuştuk. Senin ağladığın bir şarkı vardı. Placebo’lu şarkı vardı. Unutmadım vardı. Keşke demek de saçma M. Bu kış çok önce başladı. Ama en basitinden gider Tyrannosaur izlerdik. Kar yağmadı sevgili M. Bir kış boyu uyanmak sana koymazdı. Bana olanlar yalan zaten. Sen olanları çoktan bırakmıştın. Ben de yorganların altından çıkamadım. Kış bitti bazılarına. Kış bitti bir yerlerde. Ama bu Şubat nasıl olsa birkaç yıl sürer.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Bring Me The Disco King






Isparta’ya gitmiştim. Tam olarak 22 Şubat 2009’da. Isparta ile hiçbir ilgim yoktu. İzmir’den ortalama bir sürede yaptığım yolculuk uykuma düşmandı. Sanırım hatam gece yola çıkmaktı. Yaklaşık 6 saat boyunca müzik dinleyip yola bakmıştım. Sabah 6’da hayatımda ilk kez geldiğim bir kentte ne yapacağımı bilmediğim için poğaça yemiştim. Biriyle görüşecektim. Fakat görüşeceğim kişi ile randevum 11’deydi. Saat 7’ye kadar bir şekilde Otogarda oyalanmış, 7’de ise bir servise binip kent merkezine inmiştim. Pazar günüydü. Sokaklar boş, hava soğuk, dünya ise tuhaftı. 

Bilmediğim sokaklara girip çıkıyordum. Bir ara eski ahşap evlerin olduğu bir yere geldim. Elimdeki dandik telefonun kamerasıyla birkaç fotoğraf çektim. O sırada yanıma biri geldi. “Turist misin? dedi.  “Yok değilim.” dedim. Bir şey demeden uzaklaştı yanımdan. Sonra kent merkezindeki caminin yakınında bir bank bulup oturdum. Dünyada hiçbir şey olmuyordu. Isparta’da hiçbir şey olmuyordu. Kulaklıklarımı takıp David Bowie’den bir şarkı açtım. Cami manzarası ve topluca konup topluca havalanan birkaç kuşa bakarak hayatımı düşündüm. Ne yapıyordum? Orada ne işim vardı?

22 Şubat 2009. Bir şeyleri unutmak çok büyük bir lüks. Ben o lükse sahip değilim. 22 Şubat 2009’da o bankta üstümdeki parkanın önünü iliklemiş ve bağcıkları çözülmüş ayakkabıma uzun uzun bakmıştım. “Bütün bunlar nereye varacak Aras?” demiştim. Ellerimi cebime soktum. Biraz poğaça duruyordu. Çıkarıp elimde ufaladım ve kuşların olduğu yere attım. Bir süre sonra kuşlar geldiler. Yerdeki kırıntıları yiyip gittiler. Kafamı kaldırıp nereye uçtuklarına baktım. Kuşlar bir apartmanın ardında kaybolana kadar baktım. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

Oda Denizlerinde





İndiğimde yok. Yürüyorum. Baya komik bir filmden çıkmışım. Yürüyorum. Boynuma bir ağrı giriyor. Ona gözlerim sona erdi diyorum. Karanlık bir minibüs beni odama götürüyor. Minibüsteyim. İyi ki varsın diyorum. O bunu duymuyor. Mesafe azalsın diye minibüsün camını açıp dışarı bakıyorum. Hâlâ 10 saat öteden sesimi duymasını.

O sene yağmur başladı. Evin içinde ağrı sürüyor. Bir süre sonra görüyorum. “Ne oldu sana?” Bana ne oldu. Yatağa giriyorum. Geri kalkıyorum. Evi dolaşıp tüm ışıkları kapatıyorum. Apartmanı dolaşıp tüm ışıkları. Siteyi dolaşıp tüm ışıkları. Kenti dolaşıp tüm ışıkları. Savaş bitince yatağa dönüyorum.

Uykumda kelimeler var. Kelimeleri görüyorum. “Geçecek” diyor bir tanesi. Uykum bana düşman. Onu yenmek için ışıkları açtım. Bu kez gerçekten iyi kalktım. Odamın duvarları çok uzun. Odamın duvarları gökyüzünde. Mutfağa giderken gözlerim başladı. İyi ki yoksun. Beni burada. Ya da karşıdan karşıya geçerken.

Kendimi unutmamak için yatağımı aynanın önüne taşıdım. Işıkları kapattım. Yatağa girmeden önce bir müddet ellerimi yaktım. 

7 Şubat 2015 Cumartesi

Duyguları Hissetme Kılavuzu





Ben yeterince sakinim aslında. Sakinlikten kastım kabullenme gücümün artması. Bir şeye inanmak inanılmaz bir şey. Özellikle de bir insana. En son birine doğru uçmuştum. Kollarım yoktu. Bir şeye bu kadar uçabilmem acayip şaşırtıcıydı.  Sonra olmadı. Uçtuğum hızda çakıldım. Ama çakılmak emin olun uçmaktan çok daha güzel. Yani, bir şeye saçlarınızı kestiriyorsunuz.  Saçlarınız var. Saçlarını kesiyor mesela. Buna üzülüyorsunuz. Fakat aniden duruyor. Siz duruyorsunuz. Zaten hareket halinde değildiniz ama duruyorsunuz. Başka birine sığınıyor ya da maç izliyorsunuz. Olayın çakılma kısmı da tam burası. Kötü hissetmeniz lazım. Mahvolmanız lazım. Ama buna bile enerjiniz yok. İnsan nasıl kötü hissedeceğine dair bir kılavuz edinmeli. Benim bir kılavuzum yok. O yüzden bir şey hissedemeden hayata geri dönüp, gülüyorum. Canın sağolsun diyorum bir taraftan da. Dünyanın en güzel lafı. Bir şeyden vazgeçmenin en erdemli hali. Vazgeçmeye bayılıyorum. Onun verdiği duyguya. Hah, ama işte o duyguyu nasıl hissedeceğimi bilmiyorum. Alkışlarken ellerim azalıyor sadece. Saçlarımı uzatmaya devam ediyorum.

16 Aralık 2014 Salı

Tanpınar, Uykular ve Fransızlar




Tanpınar ve Uykular

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı az çok okuyan herkes, hikâyelerinde ve romanlarında uykunun ve rüyanın vazgeçilmez bir önemi olduğunu bilir. 

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ya da “Mahur Beste” ama özellikle “Aydaki Kadın”da uyku ve rüyalar sık sık karşımıza çıkar. Tanpınar, hikâyelerinde de, mesela “Abdullah Efendinin Rüyaları”’nda ya da “Geçmiş Zaman Elbiseleri”nde, uyku ve rüyaları dramatik yapının merkezine yerleştirir.

Bir Tanpınar karakterinin genel özelliklerini sıralasaydık öncelikle kederli bir adamdan bahsetmek durumunda kalırdık. Bu kederli adam genelde okumuş, gezmiş, görmüş bir adamdır. Batıya hayran bir tarafı olsa da yerel kültürden, özellikle de yerli musikiden asla vazgeçemez. Tartışmaları da genelde bu minval üzerinedir. Karşısına çıkan insanlar ise ya bütünüyle şarkçıdır ya da şarkın artık geçilmesi gerektiğini söyleyen Jöntürk ardılı batıcılardır. 

Bu iki dünya arasında sıkışıp kalmış karakterler kâh İstanbul’u gezerler, kâh çeşitli kadınlara âşık olurlar. Bazen de musiki eşliğinde kaçırdıkları fırsatların muhasebesini yaparlar. Musiki, Tanpınar edebiyatının lokomotifidir. Bütün edebiyatı bir anlamda musikiye ulaşma, o ritme yaklaşma arzusudur. (Bunun tek istisnası “Aydaki Kadın” romanıdır. Burada devrede olan sanat resimdir.)

Peki, uykular ve rüya Tanpınar edebiyatında tam olarak neyi ifade eder? Bunun için birçok Tanpınar okuyucusu bir düşünce geliştirebilir sanırım. Benim düşüncem ise Tanpınar’da uyku ve rüyaların bir “kaçış”ı yahut “kaçırma” yı imlediği yönünde. Peki, neyden kaçış? Birçok şeyden elbette. Bazen içinde yaşadığı coğrafyanın getirdiği kederden kaçış, bazen de bütünüyle yorulmuş bir zihnin yarattığı karmaşadan kaçış. Ama tüm bunları tek bir kavram üzerinden belirtmek gerekirse Tanpınar’da kaçış bütünüyle  “zaman”dan kaçıştır.

Tanpınar’ın Aydaki Kadın adlı yarım kalmış romanı şöyle başlar: 

“Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim.”

Uyandım. Uyanıyorum “ zamanın bu içrekliği, belirsizliği, şüpheyle yaklaşılan bir durumdur. “Uyandım” lafının çağrıştırdığı di’li geçmiş zamanın ardından Tanpınar şimdiki zamanı imleyen “Uyanıyorum”  lafını da ekleyerek ne yapmak istemişti? Büyük ihtimalle zamandan yana duyduğu şüpheci tavrı göstermek istemişti.

Zamanın genel geçerliği,  birçok önemli yazar gibi Tanpınar için de bir problemdir. Tanpınar’ın zamanla kurduğu bu “şüpheci” ilişkinin kaynağını merak ettiğimizde ise iki tane Fransız ile müşerref olmak durumunda kalırız: Henri Bergson ve Marcel Proust.



Bergson ve Süre

Tanpınar sık sık bu iki ismi “etkilendiğim muhteremler” diyerek telaffuz eder. Henri Bergson’un Tanpınar için önemi, Bergson’un “zaman” ile kurduğu tuhaf ilişkiden gelir. Bergson için zaman mümkün olan bir şey değildir. Genel geçer olan ve günlük hayatımızı bölümlere ayırmamızı sağlayan zamanın tarihi çok eski değildir. (Günün bölümlere ayrılması Arkaik dönemde başlamıştır. Saniyenin kalp atış ritmine göre düzenlenmesi ve günün de saniyeden başlayarak dakika ve saatlere ayrıştırılması Arkaik dönemde yapılmış bir uygulamadır.) Bergson’da önemli olan mefhum ise “Süre” dir.

Tanpınar, Bergsoncu “Süre” mefhumunu bir anlamda rüyalarla kelimeleştiriyor. Peki, Bersoncu anlamda Süre nedir?

Bergson’un bu konuyla ilgili yaptığı en net tanımlardan birini “Dolaysız Veriler” adlı kitabında bulabiliriz “Tümüyle saf süre, benimiz kendini yaşamaya bıraktığında, şimdiki durumuyla önceki durumları arasında bir ayrım yapmaktan kaçındığında, bilinç durumlarının ardışıklığının aldığı biçimdir.

Yani süre bilinç denen şeyin ta kendisidir. Bilincin içkin olduğu akıştır. Şu anda bulunduğumuz durum hem az önce yaşadıklarımızı izler hem de onlarla iç içe geçer. Bu akış içinde bilinç durumları sürekli iç içe bir vaziyet halindedir. (Serbest çağrışım: Aydaki Kadın, Bölüm Bir: İç İçe) Bilincin akışı da belirli bir istikamette ilerlemek yerine, geriye doğru çekilen Klee’nin meleğinin arkasında bıraktığı ve giderek büyüyen bir yığın gibidir. Bilinç, belirli bir ilerlemeden çok, birikmedir. Bu yüzden yaşadığımız yeni bir an tüm geçmişimizi değiştirmektedir.

Bergson için “Süre”ye ulaşmanın yolu kendimizi bütünüyle yaşamın içkin akışına bırakmaktır. Başımıza gelenleri “iyi” “kötü” “adaletli” “adaletsiz” gibi şüpheli kavramlarla değerlendirmek yerine olduğu gibi ele almaktır. Zamanın homojenleşmesi ancak bu akış sayesinde gerçekleşir. Bergsoncu “Süre” kavramında her şey bir şimdidir. Geçmiş bile eski şimdidir. Homojen hale gelen zamanda, yani sürede her şey içinde bulunduğu akış içinde değerlendirilir. Bu yapılmadığında akıştan dolayısıyla yaşamdan kopulur.

Süre mefhumunda her şey toplu bir şimdidir. Pratik yaşamda böyle bir duygu duruma gelmek epey çaba ister. Zira günlük hayatın “gerçeği” bilincin maruz edilmesi ve yaşama kaçmaması üzerine kurulmuştur.

Peki, Tanpınar’da Bergsoncu Süre kavramı nasıl devreye girer? Bana kalırsa Tanpınar, zaman ile kurduğu Bergsoncu ilişkide, uyku ve rüyaları Süre’ye ulaşma yolları olarak seçer.

Zamanın homojenleştiği bütün bir geçmişin şimdide sıkıştığı rüya alanları Tanpınar’ın Süre’yi uygulama sahasıdır. Unutulmuş eski bir musiki parçası ya da Şeker Ahmet Paşa’nın hiç bilinmeyen bir tablosu bir sevgilinin yüzü ile iç içe geçerek rüyanın bu süre-akışında terennüm eder. Tanpınar da eserlerinde bu bölümleri öyle keyifle anlatır ki okuyucu da zamandan kaçılan bu “edebi” akışın parçası olur. 

Peki, Tanpınar’ın bu Bergsoncu uygulaması ne kadar başarılıdır? Süre mefhumu Bergson’un her yapıtında farklı bir alana evrilir. Biz sadece ilk haliyle, “Dolaysız Veriler”de tanımlandığı haliyle Süre kavramını ödünç aldık. Ama Bergson’un sonraki kitaplarında, Süre kavramı bütünüyle evrenin bir hareketi olarak ele alınır. Bergson daha sonra “Yaşamsal Atılım” ve “Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı” adlı kitaplarında Süre kavramının yanına Sezgi kavramını (Bergson’da Sezgi insanın kendi varoluşunun bilincine yani süresine ulaşması sonra ise yaşamsal hareketin kendi kendinin bilincine varmasıdır.) ekleyerek, Süre’yi yaratıcılığın kaynağı olarak gördüğü “Neşe” ile bütünleştirir ve kavramın sınırlarını epeyi genişletir.

Tanpınar, elbette bütün bu gelişimi izleyerek kendi eserine katmamıştır. O daha çok Süre’yi ilk haliyle, yani psikolojik tanımının yapıldığı şekliyle ele almıştır. Tanpınar’ın Bergson ile direkt bir ilişkisi yoktur. Bergson’a ulaşmak için çeşitli aracılar edinmiştir. Bu aracılardan en önemlisi ise Marcel Proust’tur.


Proust ve İstemdışı Bellek

Tanpınar, Bergson’u Marcel Proust üzerinden tanımıştır. Bergson’un öğrencisi olan Proust çok etkilendiği hocasının felsefesini edebi bir şeye dönüştürmek konusuna hayatını adamıştır. Başyapıtı “Kayıp Zamanın İzinde” Bergson felsefesinin edebi özetidir.  Tanpınar ise hem yerli kültüre duyduğu sevgi hem de başka sebeplerden ötürü bu felsefeyle “derin” bir ilişki kurmak yerine kısmen faydalanmıştır. Onun güzergâhı Bergson’dan çok Proust’tur. O yüzden “Süre” gibi bir mefhumu çok daha çetrefilli olan pratik hayat üzerinden değerlendirmek yerine rüyalar ve uyku üzerinden değerlendirmiştir.

İki uyku arasında imiş gibi kendi içine dalmış konuşuyordu”  Proust’un bu cümlesi hem Tanpınar’ın hem de Proust’un yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları şeyin ufak bir özetidir. (Bkz. Mahur Beste Bölüm 1: İki Uyku Arasındaki Düşünceler) Albertine ya da Gilbert. Sabiha ya da Selma. Karakterler hep aradadır.  Merkez ise zamandır. Zamandan kurtuluş süredir.  Tanpınar’da Süre rüyadır. Proust’ta ise kaybolup giden anlar.

Proust’un bir başka farkı da Tanpınar’ın aksine “Süre” mefhumundan çok Bergson’un “Bellek” kavramıyla daha çok ilgilenmesidir. Hem Proust hem de Bergson için Bellek, “Fiili olmadığı halde gerçek, soyut olmadığı halde zihinseldir.” İkisi de geçmiş denen şeyin kendi içkinliğinde var olduğuna inanırlar. Ama bu noktadan sonra Proust’un bir filozoftan ziyade büyük bir yazar olduğunu anımsatan o fark devreye girer. Geçmiş kendi içkinliğindedir evet. Geçmiş bir anlamda kendi içinde korunur. Bu Bergson için yeterlidir. Her zaman olduğu gibi sorunu ortaya başarıyla koymuştur. Ama Proust tam da bu noktada Bergson’dan ayrılır. Proust, geçmişi kendi içkinliğinde kurtarmaktan bahseder. Evet, bir geçmiş vardır ve kendi içinde sürmektedir ama bu geçmişi kendi içindeki biçimiyle nasıl kurtarabiliriz? Sorusunu daha da güçlendirmek için bir filozoftan şöyle bir alıntı yapar : “Hepimiz hatıralarımızı hatırlama yeteneğine sahibiz peki ya hatırlayamadığımız bir hatıra nedir?” Ve bu “hatırlanamayan hatıra” ya nasıl ulaşılır?

Tanpınar ve Proust’un yolları burada tekrar kesişir. Tanpınar için bu hatıralara ulaşmanın yolu uykulardır. Ama Proust daha çetrefilli bir yolu seçer ve “İstemdışı bellek”ten bahsetmeye başlar.

İstemdışı bellek, şimdi ve geçmişi ortak olan bir duygulanım özdeşliğidir. Yaşanmış ya da yaşanması istenmiş iki anın arasındaki ilişki ve daha da derininde özdeşliktir. İstemli bellek örneğin bize yediğimiz bir dondurmayı hatırlatır. Bu geçmişte yaptığımız ve şimdi hatırladığımız bir şeyi düşünme akışıdır. İstemli Bellek, olayları genel akışında ele alıp bağlamları dikkate almaz. Ama İstemdışı Bellek, tam tersine, geçmişte yaşanmış bir şeyi bütün bağlamı ve manzarasıyla yeniden canlandırır ve şimdiki duygulanımımıza özdeş kılar. O hatıra artık geçmiş değildir. Bütünüyle şimdinin duygulanımıyla oluşturulmuş yeni bir şeydir. Geçmişi kendi içkinliğinden çıkarıp Süre’nin akışına dâhil eder. Bu duygulanımlar bazen öyle güçlüdür ki Proust bu şekilde yaşanan acıların büyüklüğü karşısında şaşkınlık duyduğundan bahseder.

Bergsoncu Süre ve Bellek kavramları her iki yazar için de güzergâh işlevi görmüştür. Proust bu kavramları en derinine inmeye çalışarak incelerken Tanpınar özellikle rüyalar konusunda bir başka ilgi alanı olan Psikanalize doğru kayar ve Freudçu kimi uygulamalarını eserlerine davet eder. 

İki yazar ile bir filozofun kavramlar üzerinden homojenleştiği bu düzlem okura hem yaşam alanında hem de düşünce alanında yeni kapıların var olduğunu ve bu kapıların ardında daha başka odalar olduğunu hatırlatır.

Kaynaklar:
Ahmet Hamdi Tanpınar, Aydaki Kadın (Dergâh Yayınları, İstanbul, 1987)
Henri Bergson, Madde ve Bellek (Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2007)
Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler ( Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2010)
Gilles Deleuze, Bergsoncyluk (Otonom Yayınları, Çev. Hakan Yücefer, İstanbul, 2006)
Marcel Proust, Sodom ve Gomorra (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005)


Daha önce Natama 7'de yayunlandı.


Aras K.


19 Kasım 2014 Çarşamba

1995'te Başlayan Bir Adam





1995 yılının Mart ayında bir adam doğal olmayan yöntemlerle dünyaya geldi. Dünyada geçirdiği ilk yıllarda çevresi ile ilgilenmeden sadece pencereden bakmak suretiyle sosyal bir birey olmaya çalıştı. Evinden ilk kez 7. yaşını kutlamak için ayrıldı. Yanında haşlanmış yumurta ve bir miktar ekmek vardı. Adam 7 yaşındaydı ve dünya onun için çok farklıydı.

9 yaşında evden kaçmaya karar verdi. 19 yaşında evden kaçtı. Üç gece camilerde bir gece de çimlerde yattı. Karşısına çıkan tüm kitapları okudu. Çoğunu anladı. Cennete gitmeye, okuduğu ve balinalarla ilgili olduğunu hatırladığı bir kitaptan sonra karar verdi. Tanrı ile konuşmak için bir telefon kulübesine girdi. Çeşitli numaraları karıştırarak belirli yerleri aradı. İlk aradığı yer pideci, ikinci aradığı yer büfe,  üçüncü aradığı yer ise Tanrı çıktı.  Karşıdaki ses oldukça cızırtılı geliyordu ama buna rağmen söyledikleri net olarak anlaşılabiliyordu. “Tanrı işte” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Daha sonra Tanrıya başına gelenleri anlattı ve cennete gitmek istediğini söyledi.  Tanrı, ilk aradığı pidecinin adresini verdi ve ertesi gün saat tam 20.02’de orada olmasını tembih etti. “Kavurmalı pide yeriz” diyerek de telefonu kapattı. Saatine baktı. Tanrı ile buluşmasına tam 17 saat vardı. Böyle bir dünyada, böyle bir adam için, 17 saat, evet, çok uzun bir zamandı.

Ertesi gün Tanrı ile hangi üslupla konuşacağını düşündü. Yardıma ihtiyacı vardı kuşkusuz. En ufak bir saygısızlık her şeyi alt üst ederdi. Müftülüğe gitti ve yetkili biriyle görüşmek istediğini söyledi. İçeri alındığı odada bıyıksız olduğuna şaşırdığı bir adam Genç Bakış izliyordu. Hiç uzatmadan meseleye girdi “Yarın Tanrı ile bir görüşmem var. Ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Mesela ona nasıl seslenmeliyim?” Bıyıksız adam bir süre sessiz kaldı. Gözü arada Genç Bakış’a kayıyordu. Sonra birden ciddileşerek  “Onunla görüşeceğine gerçekten inanıyor musun?” diye sordu. “Gerçekten inanıyorum” dedi 19 yaşındaki adam. Bıyıksız adam yine Genç Bakış’a dalmıştı.  “Bence var ya bu soruları Abbas önceden dağıtıyor bunlara tamam mı, sonra da yok efendim üniversiteli öğrenciler soru soruyormuş. Yazık valla!” dedi. Bir cevap alamayınca da “Bence “nasılsınız rabbim” iyi bir başlangıç olur.” diyerek asıl konuya döndü. Hemen not aldı 19 yaşındaki adam ve teşekkür ederek odadan ayrıldı.


Sadece 2 saat geçmişti.  Önünde geçmesi gereken 15 saat daha vardı. Buluşma yeri olarak tasarladıkları pideciye gidip önceden bir durum tespiti yapmaya karar verdi. Uzun süre yürüdükten sonra bir ara sokağa girdi. Sokağın en sonunda yeşile çalan tabelasıyla “Dostlar Pide Salonu” nu gördü. İçeride hiç müşteri yoktu. Bir tane adam fırının başında durmuş açmaya hiç de niyetli olmadığı bir hamurla oynuyordu. Adama yaklaşıp “Bir tane kavurmalı pide alabilir miyim?” dedi. Pideci kafasını hiç kaldırmadan “Olur” dedi. Boş masalardan birine oturup beklemeye başladı. Masanın üstündeki menüden pide fiyatlarını inceledi. Kaşarlı, kıymalı, kuşbaşılı, kavurmalı ve tüm bunların çeşitli kombinasyonlarıyla sayısı 24’e yaklaşan tüm pidelerin isimlerini tek tek okudu. Hepsinin fiyatı aynıydı “5 lira”. “Hadi yumurtalı-kaşarlı 5 lira olur, hatta kıymalı-yumurtalı da 5 lira olur. Ama kuşbaşılı-kaşarlı-yumurtalı pidenin fiyatı nasıl 5 lira olur?” diye düşündü. Bu sırada içeri elinde paralarla bir çocuk girdi. Fırının başında hâlâ hamurla uğraşan pideciye para ve “Bu da iade, adamlar kıymalı istemiş usta” diyerek bir poşet verdi. Pideci bir şey demeden paraları cebine koydu. Bir süre sonra kasanın başına doğru yürüyen çocuğa seslenerek “Al şu paketi servis yap ve delikanlıya ver” dedi. Çocuk koşarak fırına doğru ilerledi ve 1 dakika 34 saniye önce verdiği paketi ustasından geri alarak bir tabağa boşalttı. Biber ve domatesleri etrafına dizdikten sonra “İçecek var mı abi?” diyerek 19 yaşındaki adama seslendi.  Adam tek kolunu sandalyenin dirseğine koyarak arkasını döndü ve “Ayran” dedi.

Pidesini bitirdikten sonra ücretini ödemek için kasaya yöneldi. Çocuk tek bir tuşa sertçe basarak yazar kasayı açtı ve “6 lira” dedi. Adam 10 lira verdi. Çocuk ustasına dönerek  “Bozuk var mı?” dedi. Pideci de cebinden çıkardığı bozuklukları “1 2 3 4” diyerek 135 cm.’lik mesafeden fırlatmaya başladı. Çocuk da neşe içinde “1 2 3 4” diyerek paraları yakaladı ve “Buyur abi” diyerek 19 yaşındaki adama verdi. Bozuklukları cebine koyan adam pideciye yaklaştı, “Benim yarın burada bir randevum var. Sizden ricam beni tanıyormuş gibi davranmamanız ve sanki ilk kez buraya gelmişim gibi benimle ilgilenmenizdir” dedi. Yine başını kaldırmadan “Olur” dedi pideci. Dükkândan çıktı. Bir otele gitti. Otele yerleştikten 9 saat sonra uyudu.

Uyandığında saat 19: 17 idi. Birden telaşa kapıldı. Geç kalacağını düşünerek hızlıca giyindi ve otelden çıktı. Pidecinin önüne geldiğinde saat 20.04’ü gösteriyordu. Kapıyı açarak içeri girdi. Masalar yine bomboştu. Sevindi, Tanrı henüz gelmemişti. Pideci yine fırının başında bu defa bir hamuru döndürerek havaya atıyor sonra tekrar yakalıyordu. Adam pideciye yaklaştı “Beni soran oldu mu?” “Olmadı” dedi pideci. Adam bir masaya oturdu ve masanın üzerindeki gazeteleri inceleyerek Tanrıyı beklemeye başladı. 7. sayfanın altında küçük bir reklam-haber gördü …“Selami Şahin Halk Konseri”  Konserin gerçekleşeceği mekânın bulunduğu yere çok yakın olduğunu fark etti.

Yarım saat geçmişti gelen giden yoktu. Canı sıkıldı bu duruma. Canı sıkılınca da karnı acıktı. “Acaba bir tane yurt barbunya alıp burada yesem ayıp olur mu?” diye düşündü. Ayıp olacağına karar vererek bir tane kuşbaşılı-yumurtalı-kaşarlı pide söyledi. Pideci “Olur” dedi ve elindeki hamuru tezgâhta açmaya başladı.

Pideci tek başınaydı ve her işle o ilgileniyordu. Pideyi fırından çıkardı ve bir tabağa attı. Hızlıca kesti, etrafına bir yeşilbiber ve iki domates koyarak 19 yaşındaki adama götürdü.

Adam pidesini bitirdikten sonra ayağa kalkıp elini yıkamaya gitti. Lavabodan çıktığında pidecinin çırağının dükkânın arka tarafındaki yarı açık mekânda, un çuvallarının üzerinde uyuduğunu fark etti. Sessizce çıktı ve pideciye doğru yürüyerek  “Selami Şahin halk konseri veriyormuş.” dedi. Pideci de “Evet aşağı mahallede hemen” dedi yine hamurlarla ilgilenerek. Sonra birden “Cafer!,Cafer!” diye bağırdı pideci. Un çuvallarının üzerinde uyuyan Cafer’den “Geldim usta” yanıtı geldi ve yanıta henüz nokta koyulmamışken Cafer ustasının yanında bitiverdi. “Git şuradan tahin al sonra da konsere mi neye gidiyorsan git” dedi. Cafer’in gözleri parladı  “Selami Şahin konseri” dedi. Ustasından aldığı parayla hızla uzaklaştı. 19 yaşındaki adam “Acaba ben de mi gitsem konsere?” diye düşündü. Neredeyse 45 dakika olmuştu ve tanrıdan hâlâ haber yoktu. Cafer hızla dükkâna girdi ve tahini pideciye verdikten sonra “Ben çıkıyorum, sana kolay gelsin usta” diyerek kapıya yöneldi. Bu sırada pideci “Cafer dur bir dakika” dedi.  “Bu delikanlı da konsere gitmek istiyor galiba. Eğer öyleyse birlikte gidin. Yakın da olsa belli olmaz. Karışık bizim sokaklar, belki bulamaz konser yerini” dedi. Cafer başka bir Selami Şahin dinleyeni olan 19 yaşındaki adama parlayan gözlerle bakıp “Gidelim mi abi?” dedi. Adam “Ama benim bir randevum var” dedi. Pideci de “ 1 saattir bekliyorsun zaten. Gelen giden yok. İstiyorsan bir not bırak, beklediğin şahıs gelirse ben notunu iletirim” dedi. 19 yaşındaki adam saatine baktı. Gerçekten de bir saat olmuştu. Pidecinin fikrine sıcak baktı ve bir kâğıt kalem istedi. Cafer zıpkın gibi kasaya yöneldi ve anında kâğıt ve kalemi bularak adama verdi. 19 yaşındaki adam kâğıda “Tanrım” yazdı ama hemen üstünü çizerek yeniden başladı. 

Rabbim nasılsınız? Sizi bekledim ama gelmediniz. Aşağı mahallede Selami Şahin konseri varmış. Ben şimdi oraya gidiyorum. Durumum acil. Eğer bu notu okursanız lütfen beni konser alanında bulun.

Notu katladı ve pideciye verdi. Ardından da cebinden beş lira çıkararak kasanın yanına koydu. Pideciye teşekkür edip dükkândan Cafer ile birlikte çıktı.

Selami Şahin yeni albümünden fazlaca şarkı söylese de kimsenin dilinden düşüremediği klasiklerine de haksızlık yapmamış ve alana toplananları hoş bir reveransla selamlayarak konseri nihayete erdirmişti. Cafer ve 19 yaşındaki adam pideciye dönmek için yürümeye başladılar. Cafer “Abi “İçkim Sigaram”ı niye söylemedi acaba Selami abi ya? Çoğusu bilmez ama o şarkının söz ve müziği Selami Şahin’e aittir.” dedi. Adam da “Repertuarına almamıştır. Sonuçta her bir şarkıyı çalmak için 3-5 gün prova yapıyor bu adamlar. Haksızlık etmemek lazım” dedi. Cafer de “E öyle tabi” dedi “Adamlar bu işin ameliyatını yapmış bir yerde”

Pideciye girdiler. Cafer doğruca un çuvallarına gitti. Adam da pideciye yaklaşıp “Gelen- giden var mı usta?” dedi. “Bir kadın geldi.” dedi Pideci. “Randevusu olduğunu ama geciktiğini söyledi. Ben de senin notunu verdim. Notunu birkaç kez okudu. Sonra oturdu bir daha okudu. Nasıl desem, şaşırmış gibiydi. Sonra kâğıt kalem istedi. Verdim.  O da sana bir şeyler yazdı. İşte burada” diyerek bir kâğıt uzattı adama. Notu alırken “Kadın mı?” diye sordu pideciye. “Evet” dedi pideci “Bir kadın.” “Demek Tanrı bir kadınmış!” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Sonra da bir masaya oturup notu okudu:

Selamlar. Randevumuza geç kaldım kusura bakma. Sen de beni beklemekten sıkılıp Selami Şahin konserine gitmişsin anladığım kadarıyla. Aslında buraya cennete gitme isteğini yerine getiremeyeceğimi bildirmeye geldim. Bizim tarafta durumlar karışık. Bir sürü bina falan yenilenecek. Mekân değişikliği yapma durumları söz konusu. Bir sürü problem işte. Ben de o yüzden buralardayım. “Ben söz verdim mi tutarım, benim adım bilmem ne” diyen mühendis bir adam varmış. Özellikle cehennem tarafındaki zibidiler onu tavsiye etti.  Ona bulmam gerekiyor. Tahkikatı sürdürüyoruz. İşte bu sebeplerden dolayı konsere gelemeyeceğim. Gözlerinden öperim.

Not: Cennetten de garip bir yerdesin şekerim. Sana tavsiyem: Keyfini çıkar.

Sevgilerle: Tanrı.


19 yaşındaki adam notu katladı ve cebine koydu. Pideci sessizce ayakta duran adama elindeki hamuru havaya atıp tekrar yakalayarak sordu “Ee, “Seninle Başım Dertte”yi söyledi mi Selami?”Saat gece yarısını çoktan geçmişti ama Dostlar Pide Salonu hâlâ açıktı. Ve pideci, bıkmadan usanmadan hamurlarla oynamaya devam ediyordu. “Tanrı haklı” diye düşündü 19 yaşındaki adam. Sonra da pideciye dönüp “Söylemez mi usta, hem de Allahına kadar söyledi” dedi.



Daha önce Behçet Bey Fanzin'de yayımlandı.