22 Şubat 2014 Cumartesi

Konumuzla İlgisi Olmayan Dört Madde





Bir
                                                                       
yakup ağlasın artık.
terry grandchester da ağaçtan insin.

sabahları kapıları,
kim çalsın kanunları obuaları.
erkek olan kadını kadın olan
peygamberi görmüştü rüyasında.
ben o sıra dünyaya güldüm.
ablamla topsuz koşular..
duvarları ve fıskiyeleri anlamaya çalışırken biz,
çoğu insan sabahlara kadar çin’de yaşar.
                               
bir şey vardı. gün vardı. alanya’da sızdım.
atari vardı. mustapha vardı.
sabahları varlığımızı armağan ederdik
akşamları r.muhtar vardı.
üç su damlası ağır çekim inince
saat 16:32’de tenime,
o hışımla doksanları yarılamıştı
cumhuriyeti ve türkiye.

ah ne çok isterdim tarihi biraz da ayağa kalkmadan okumak.
nedense pek mühimdi doksanlarda orospu çocuğu olmak.

                                                       

İki

elleri ceplerinde bir adam babamı soruyor.
yürüyerek uzaklaşıyorum.
sanayi devrimini kızlar bana gülümsedi.
ellerimi sıkarak anlıyorum. 
-hem yarın  tekrar cumartesi 

birden aklıma cuma’dan çıkar gibi akın.
hatırlasana: üçüncü mehmed’in kardeş sevgisi

seni üçüncü mehmed transfer piyasasının en çok
seni  biraz da haber turk spikeri yaptıktan sonra yavaşça
seni renklerime bağlayıp gazetelerde sayfalarca
seni işte ve kaynadıysa çayın altını bir güzel
sonra sen uyanıp bir sabah haçova savaşında
bak gördün mü onaltıncı kardeşinin yazdığı bir şiir geldi aklıma :


Meyhaneye ilk varışım*


Öyle sermestim ki her an sâkinâme yazabilirim.
Ben bu konulara bilhassa seninle temas etmek isterim.

Vakanüvis yaklaşmayalım fakat yoksa Viyana’ya gelmeden dans ederim.
Köçek olmak da bana koymaz sadece akşamları cima severim.

Palikar bade getir böyle edip bekri göremen bencileyin…
Doldur bre saki doldur da şöyle bir kavimler göçü edeyim

Ben meyperest olmuşum içerimde afitab-ı temmuz.
İki kadeh sonra başlayacak o şehvetengiz hatuna taarruz.


 *kaynaklar 1595 yılına ait bir şiir olduğunu söylüyor. fakat bu söz konusunda kesin bir bilgi yok.   




Üç
                                                                       
ne zaman başlarsa şevket abinin karate kursları, işte o zaman icat edilir festivallerden ödülle ayrılan macar yapımları. pardesümü giymeden, mavi pijamalarımla sokağa çıkıyorum. insanlar kucağıma kurduğum yumruklara bakıyor ve fena halde sabah oluyor.eve dönüp süratle bir araba kazasına giyiniyorum.

-haberlere çıkan adam kısa saçlı bağırıyor:
“bir daha insaniyetlik yaparsam otobüs çarpsın”-

en büyük asker otogar’dan havaya doğru yükseldi ve rastladığım bütün behçet bey’ler ölü. bugün, beni eve döndüremeyecek bazı sebeplerim var. okulda yaslandığım taş duvar adını bilmediğim selçuklu sultanını teneffüslerde ağlatıyor.

burada zamanı çok olan bir çocuk
kilosunu ve kahkahasını öğreniyor.



Dört
                                                     
bir dakikalık saygı duruşundan mağlup döndüm.
seher şeniz geçti sokaktan, cahide sonku.
kılıcımı havaya kaldırırken saatime baktım
ve evet, işte.. ”yenecem seni bolu.”

ben hâlâ telefon kulübelerinden çıkıp üzülüyorum.
medine’de bir yanlışlık oldu,
art arda on iki tane fassbinder filmi izliyorum.
21. yüzyılda lirik şiir yazılır mı?
“yazılır mı ulan” diyorum.
cevap bulabilmek için gördüğüm ilk yirmi dört yaşıma
sakallarımla giriyorum.

-dışarı çıkınca karşılaştığım herhangi bir insana:
:“acaba 04.06.1989’u hatırlıyor musunuz?”

artık hafta sonları da evde oturuyorum.


Aras K.



Daha önce Duvar ve Şeyderg'de çıkmıştı.




20 Şubat 2014 Perşembe

Mohaç Savaşında Bıyıksız Bir Adam




Bir

Ben bir vakitler kitapsız Slovak şairleri görürdüm.
Üzerimde battaniye olurdu leğen kemiklerimi sayardım.

Onu gördüm. Çılgın bilim adamlarıyla deneye koştum. Yüzmek öğrendim.

Hem söyler misin dedim bebeğim inerse Alman Reis-i Cumhurları bu gece,
Hangi trene yetiştiririz kazamızı ve nasıl paklar bizi söz gelimi bir uçan tekme.



İki

Vücudunun çeşitli yerlerinden gülelim otobüsler olsun
Dünyanın hiçbir Sturm Graz’ı gelmesin çıkmayalım idmanlara
İşbu yumruğu da göğsüme kabul ettim tartışabiliriz
Bir problem olursa Norveç düzeltir aramızı sen telaş yapma
Evde oturup ıslahat yapalım yamulalım inkılaplarla
Abdülhamid alışık değildir sakın ha sakın sofrada bağırma
Komşular duyarsa geç gelir yemeğe birinci ve ikinci meşrutiyet
Araplar da arkamızdan vurayazar bizi öyle söyler tarihçi ekseriyet


Üç                                       
                                                                                 

bir salinger öyküsü üzre denize bakmağa gitmek.

ya ben bu cümlelerin.. ne bileyim işte

bunu söylemek için barınacak bir yer yoktu ama seni temin ederim incinmişti aşil tendonum ve yürüdükçe sekban-ı cedid  basıyordu eklemlerimi otobüslere binerken tuhaf bir dünya işte anlamadık bütün sumo güreşçileri toplanmıştı etrafımıza biz onları bir şeylerin mutlak alameti saydık kargamış da bir ağaç kırılırdı o zaman kırılmasın mı? çiçek desenli bir halının üzerinde uzanırken bir şeyi açıklığa kavuşturmamız gerekiyordu ve tam o ağır çekim kavuşturma esnasında  florans lambalardan biri tek başına ah sönmüştü ve ben bu işe nasıl içerlemiştim eğilip ayak parmaklarımı yakmıştım… çok sonraları şu oldukça fransız bayanı bir kere daha düşünürsek diyorum bebeğim ya da:


Bir gün çok kuvvetli Fransızcamız olur da fondue yersek
Sevişmeden önce geri alırsak saatleri
Ve gidersek eklem bacaklıların sebil olduğu adalara..
Çömelip bir kibrit yaktıktan sonra ağlayarak bakar mıyız Darwin amcaya?


Dört

Ben Mohaç savaşında bir adam. Immanuel Kant ile aynı boydayım.
O gencadamı hezarpare olmadan bilhassa ellerimle kurtarmalıyım.

Kendime en çok cumartesi geceleri sıfır üç onbeşte yakışıyorum,
Belirtmeden bitiremem hiçbir fotoğrafta yetenekli genç şair çıkmıyorum


Aras K.


Daha önce "heves" dergisinin son sayısında yayınlanmıştı.


15 Aralık 2013 Pazar

(Beş Soru): Murat Üstübal


Murat Üstübal'a Beş Soru:


1Ücra’nın bir atölye olarak başlayan, zamanla “somut şiir” “deneysel şiir” gibi adlar alan girişimleri bugün hangi noktada duruyor? Ücra, özellikle son sayılarında bir ivme kaybı yaşadı mı? Ya da,“Ağır Ol Bay Düzyazı” son dönemlerinde “Klişe şiir basmaktansa kimi sayfaları siyah basmayı tercih etti.” Ücra’nın benzer bir tavrı neden olmadı, yoksa gelen bütün şiirler iyi miydi?

2–Bir konuşmanızda “Ücra’nın harfle, imgeyle ve sözcük bozumlarıyla yapmaya çalıştığı şey, verili anlamların dışına çıkmayı sağlamaktır.” diyorsunuz. Burada verili olan “anlam” dışında yeni bir anlam arayışı mı var? Ya da, anlam bizi bir yere götürdü mü, ifade kudretini koruyan bir sözcük var mı, yoksa “Sözcükler” sadece bir Jean-Paul Sartre kitabı mı?

3 – Şiirde her kuşak kendi düşmanını yaratır. İkinci Yeni Folklora, Halkın Dostları İkinci Yeni’ye, Edebiyat Dostları Sanat Emeği’ne..Felsefede bile. Deleuze “Neden Hegel?” sorusuna “Çünkü bir düşman gerekiyordu” diye cevap veriyor. Ücra’nın düşmanı kim? Ya da,  2000’lerde düşman olmaya değecek bir dergi yahut şair bile kalmadı mı?

4- İfade suratları geleceğin estetiği olabilir. Kudretleri sözcüklerden bile fazla görünüyor. Mesela şöyle çıkan gazete manşetlerini düşünün:“Başbakan’ın oğlu dünya evine girdi.J” “Tren ile otobüs çarpıştı 72 ölü.L” “Uyuşturucu baronu şafak operasyonuyla ele geçirildi.:/ ”Böyle bir yere doğru mu gidiyoruz? Ya da,“Şiir ölürse gülmekten mi ölecek?”

5 – 2013’te 1920’lerdeki avangardın gölgesi bile yok mu?“İlerleme” sadece zaman ile alâkalı bir durum mu? İlerleme, aşma, geçme lafları gerçekten bir şey ifade ediyor mu? Ya da, Kurt Schwitters da bizi görecek mi?







Murat Üstübal Beş Soru'yu Cevaplıyor: 

Bir: Ücra’nın atölye olarak başlayan dönemi biliyorsunuz ki yeni bir anlayışın ilk kez deneyimlendiği bir dönemdi. İkinci dönem başlarken artık yerleşik bir şeyden bahsettiğimizi ve ne de olsa bir sürdürücülük misyonuna da sahip olduğumuzu düşünerek şiir dergisi demeyi uygun bulduk. Önceleri avangard güdülü sonrasında ise yerleşiklik duygusuna sahip olmanın tüm handikaplarını yaşadı dergi. İkibinlerde adı deneysel şiir veya somut şiir olan dönem bir tür yapıbozum dönemidir. 2010’lara geldiğimizde bu dönem bir şekilde vadesini doldurmaya başlamıştı, fakat hayırlı ve güzel bir ölüm için cenaze töreni gerekiyordu, güzel ölmek de bir marifettir! İkinci dönem bir bakıma tasın tarağın ikibinler deneyselliği adına toplandığı bir dönem oldu. İkibinler deneyselliği diyorum çünkü deneysellik çağlar boyunca yenileşme ve değişim hareketleriyle içiçe olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır. Bizim tanığı olduğumuz deneysellik için konuşuyorum ben sadece. Sadede geleyim, bence Ücra’nın ikinci dönemi tüm moral motivasyonuyla ve arayışlarıyla bitti, benim hissettiğim bu.  Şair arkadaşlarımızın yardımlarıyla güzel ölüm için son sahne dekorlarını hazırlıyoruz! Bana bu hissi veren kendi çalışmalarım değil sadece aynı zamanda dergiye gelen ürünler de belirliyor bu sonu. Gerçekten Ücra şiirsel olarak iyi bir seçiciliğin olduğu bir dergi uzamı, bunu yadsıyamazsınız. Ama elbette, şu anda dergiye gelen şiirler azalan bir verimi gösteriyor. Ne adına? Belki sadece Ücra anlayışı çerçevesinde okuduğunuzda bu tarz yorumlarda bulunabilirsiniz. Mizahın ve internetin yükseldiği bir çağda yapıbozum veya sıkı minör şiir bir adım geri atmak zorunda kaldı. Ağır Ol Bay Düzyazı’nın tavrına gelince, o da bir tepkiydi kuşkusuz, saygı duyulacak ve ses getiren bir tepki. Belli ki işe yaradı da iki mükemmel dergi çıktı sonrasında: Ücra ve Heves! Mükemmellik de eskir, İkinci Yeni eskimedi mi eskidi! Her çağ kendi mükemmelini ortaya çıkarır. Ama bazı tepkiler sadece bir kereye mahsus yapılır, ancak o zaman ses getirir ve dikkat çeker. Ücra hep orijinaldi, neden mi çünkü hep kendi bünyesine ve organizmasına uygun davrandı, kendi oldu! Ücra, tüm gündelik tasa ve kaygılardan uzakta şiir tarihine ve akışına bir kayıt olsun diye kurulduysa, bitişi nasıl olmalıdır? Elbette kendi bünyesindeki eskimeyi ve yıpranmayı da kayıt altına alarak. Tüm bunlara rağmen söyleyebiliriz ki, gelen tüm şiirler iyi değildi, editörlerin gelen şiirler içinden seçimleri ise çoğu dergiden daha iyiydi! Buradan umutsuz bir tablo çizdiğim sanılmasın, tam tersine Türkçe şiir iyi yolda! Sadece beklentilerimiz büyüdü, birikimlerimiz fazlalaştı.

İki: Kudret ve etki farklı şeyler. Kudretin olduğu yerde iktidar, iktidarın olduğu yerde yerleşik bir dil ve kalıp varsa kudretin dil üzerinden işlevsel olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Kudretin işlevselliği onun etkin olduğu anlamına gelmez, daha çok aygıtın iyi çalıştığı anlamına gelir. Aygıtın iyi çalışması o aygıtla ilgili öznelerin işinin kolaylaştığı anlamına da gelmez. Belki o aygıtın düzeneğinde yapılacak bazı değişimler çalışma prensiplerini özne ve onun hayatı lehine kolaylaştırabilir. İktidarın dil aygıtı süreğen çalışmayı amaçlar, yoksa kaliteli ve zevkli bir yaşamayı değil! İşte edebiyatın amacı, eskiyen anlamları yeni anlamlarla değiştirmektir. Bu eskimenin nerede başlayıp nerede bittiği ya da gerçekten böyle bir eskimenin olup olmadığı asıl meselemiz. Eğer eskime varsa değişim hangi biçim ve prensiplerle gerçekleşecek? Bu da ayrı bir sorunsal. Tarihsel akış içinde yeni anlam eksenlerini taşıyan birçok sanat anlayışı peydah oldu. Mesela anlamı iğdiş ederek bunu yapan Dadaizm’in yanında, düşleri ve otomatizmi kullanarak anlamı söken Sürrealizm var. Anlam sökümünde sadece yöntemler değişiyor çağlar boyunca. Her anlam sökümü eskiyen anlamları geleneğe iade etme ve yeni anlamlara güncel kültürel içinde yer açma girişimidir. Yapıbozum, Fluxus, Art Brut, mizahi şiir ve görsel şiir için de aynı şeyler geçerli bence.

Üç: Benim bir iddiam var; tarih boyunca içsel olan ile dışsal olan birbiriyle kavgalı, toplumla birey, divan şiiriyle halk şiiri, İkinci Yeni ile Folklor ya da Garip Şiiri. Düşmanlık için karşıtlık gerekiyor, karşıtlık için de iyi bir neden. Düşmanı da kaliteli olmalı insanın. Maalesef iki binlerde düşman olacak kalitede bir çevre olmadı, olmuyor! İnsanlığa da estetiğe de aynı adalet ve dürüstlük mekanizmasıyla yanıt veren çevreler yok bence! Ben ne öğrendiysem düşmanlarımdan öğrendim dedirtecek düşmanlar lazım insana. Ama genelde, şiirsel değer olarak muhafazakâr, elitist veya avam, muktedir ve kontrolcü, kariyerist şair ve çevreler bizim düşmanımızdır. Minöriteyi, minör şiiri tek kurtuluş olarak görüyorum.

Dört: Şiirin hiçbir şekilde öleceği yok! Bunu iddia edenler kendi acizliklerini ifade ettiler şimdiye kadar sadece. Günümüz gençliği Leman kültürü! Avam ve argo yanyanalığında mizah üzerinden yüzeysel bir ifade tarzı gelişti. İşte tenbelheyven ve fanzinler mizahın taşıyıcısı oldular. İşlevsel de oldular, estetik ya da entelektüel elitizmi kırma yönünde olsun kalıplaşmış anlamı sökme yönünde olsun faydası oldu mizahın. Ama bu dönemin de bittiğini, bitmeye başladığını hissediyorum. Mizahi sanat üzerinden gidenler bunu bir değere dönüştürmeyi düşünmediler ya da başaramadılar. Yüzeyde devinen bir direnç mekanizması olarak kaldı mizah. Bunun dışında bu ifade ikonları ya da biçimsel öğeler nasıl bir değer üretti ki? Sadece bir sunum ve izlenim. Dijital izlenimcilikle ilgili statik durumlar üretti. Gerçek içsel üretime dair bir yansıma göremiyorum. Hadi içselin kendini ifadesini çok modernist ve sıkıcı buluyor olabilirsiniz, o zaman dışsalın/şekilsel olanın ifadesi bize ne kattı diye düşünüyor musunuz? Yeni dönemin böylesi bir amaç gayretkeşliğinde olduğunu sanmıyorum. Bir şeyin geleceğin estetiği olması için gereken içsel ve felsefi düzenekler üretilemedi henüz. Anlam ve değer katmanları yeterince kök salmadı. Sunumun bir üretime ve yaratım alanına ve bunun da bir duygulanım ve empatik alana tekabül etmesi gerekiyor çünkü.

Beş: Avangardın günümüzde de değişik yüzleri, gölgeleri var. Avangard yerini postmodern dönemlerde neoavangarda ya da neoneoavangarda ya da postavangarda bırakıyor, bırakabilir. Her dönemin avangard mizacı da zihni de değişik olur. Belki o zihnin çalışma şekli değişmiyor. Mesela Bürger’in avangardının ilerlemeye bakışı çizgisel ve pozitivist iken postavangardın ilerleme fikri geri dönüşsel ve dairesel olabilir. Ama her yönüyle farklılığı işliyor avangard, o an için atlanmış olanı saptayıp ortaya koyuyor. Geleneğe bakışı da aynı minvalde görülebilir. Geleneğe hiç dönüp bakmayanla, dönüp dönüp farklı okuyan avangard haller olabilir. Yaşlı Kurt Schwitters klasikleşti, dönüp dönüp bakıyor bize. Kimimiz hiç umursamıyoruz, kimimiz ise uzaklığın getirdiği belirsizlikle Yaşlı Kurt’u hep farklı farklı duyumsuyoruz! Son olarak, avangard için aşma ve geçmenin hem içerik hem de şekil olarak vazgeçilmez olduğunu söyleyeceğim, bu onun güdüsü zaten! Aynı zamanda dramı da, çünkü her aştığını ve geçtiğini sandığı noktada antoloji kendisine sürprizler hazırlar, aşmanın göreceliğinde çaresizce oturakalır.





Not: Murat Üstübal'a cevapları için teşekkür ederiz. 

Not İki: Beş Soru nedir, ne değildir üzerine:


12 Aralık 2013 Perşembe

Beş Soru Nedir?



Beş Soru bir yazı denemesidir. Şiir ilgililerine bazı konularda çeşitli sorular sorma yöntemiyle çalışır. Sorunun muhatapları isterlerse sorulara karşılık vererek isterlerse de başka bir şeyden bahsederek bu sorulara cevap verirler.

Amaç, dergilerin sağlayamadığı güncelliği oluşturmak ve klişeden kaçmaktır. Sorulan sorular sadece şiir bağlamında kalmayarak “her şey” üzerine bir istikamet belirler. Her misafire ona özel hazırlanmış sorular sorulur. Eleştirel bir temelden hareket eden bu sorular iletişim ağı kurma çabasından ziyade üretim alanı oluşturma çabasıyla sorulur.

Sorulara gelen cevaplarda yöntem kısıtlaması yoktur. Kişiler isterlerse mektupla, isterlerse o gün yaşadıkları bir şeyle, isterlerse de bir görselle sorulara cevap verirler. Bununla beraber 1545 sayfalık bir cevap da yollayabilir, sınırları zorlayabilirler.

Beş Soru’nun geleceğe kalma ya da akıma dönüşme gibi misyonları yoktur. Olup biten her şeyi toplu bir şimdi içinde kişiler aracılığıyla değerlendirir. Eleştirel bir zeminde yeni yazı yöntemlerinin oluşabileceğine inanır. Bu düşünceyle hareket edip misafirlerini belirler.

Beş Soru söyleşi amacı gütmez. Manifestosu yoktur.


16 Kasım 2013 Cumartesi

Benim Gel Kasım Uykularım







Yirmi yedi seferin ardından noktalardan bir manzaraya katıldım
Bahçelerinde karşılaşan kadın ve erkeğin güzel olması aslında ondan
Hatırladım hatırlıyorum ihtimali hatırlatıyor her şey olup hatırlatıyorlar
Her şeyin bahçelerinde fark ediyorum içeride odalar koridorlar yine odalar

Ağaçlardan içerisi gölgesiz düşündüğüm tercümesi böyle apartmanlar oturduğum
Gördüklerimi sadece unutmak unutmak dediğim lütfen unutmamak kabul edelim

Bundan bir içerisi olmayanı alıyorum bir de dışarıda bağımsız geniş galipleri
Hayatta Aslıhan’ı geçen yıl böyle dışarıyı kapanan kapıları duvarları ardından
Boş salonlar koridorlar sürekli kapılar ve diğer tarafta daha fazla duvarlar
Bitmeyen eski mücevherleri ve kravatları üç dakika civarı bu hayattan çıkardım

Olanları bir yere anladığımda o testiyi uzun uzun taşıyan kadınları
Gittikleri yerde döndükleri yerde onlar gelmese de bütün filmleri
Onlar için üstümü başımı onlar için geri kalanları hiç anlamadan
Kasım ayı sonlarında ellerim her sabah buraya doğru yeniden büyür


Aras Keser
Hacı Şair 5 - Ekim 2013 Yayınları

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Çok Özledim Ümit Karan Diye Biten Şiirleri



Kesin şiir diye bir şey vav. Fulya Jaklin  diye biri de var tıpkı Albertine gibi. Şimdi burada şiirle konuşucam. Şiir konuşucam. Konuşuyorum.  Mesela çok mu abartılıyor Cemal Süreya? Evet.

Tamam. Çoğu zaman şiir çeviriyorum evde. Geçenlerde yedi çuval Rimbaud çevirdim. Anladım ki Rimbaud çevrilemez. Fransızcasından okumanız gerek. Ben Daçça baktım. Bu yüzden bir kıza şiir okuduğum da oldu. Ona yaklaşıp şey demiştim “Yağmuru dinliyorsun yağmuru dinliyossun ama şiir sevmiyorsun” Ne boktan bir hareketti. Ben kızın yerinde olsam gülerdim. Ama o etkilenmişti. Süreya da kadınlara şiir okurmuş. İkinci Yeni öyle sanıyorum sona erdi. Ve şair dediğimiz şeylerin son simaları da onların arasındaydı. Bugün şair dediğimiz tipler fortçudur. Namık Kuyumcu’dur şair. Ataol Behramoğlu’dur. Behramoğlu’nun kitap fuarı’nda, hemen önünde şair yazıyordu. Haklı. Arkasında da Atatürk vardı. Haklı. Sen şairliği İkinci Yeni’den sonra bu ve bunun gibilere emanet ettin abi. Şimdi neyin şairliğini yapıyosun. Dağılın.

Münir’in başlattığı bir “Allah belalarını versin ekolü” var. 2013’te şiir üzerine konuşurken dikkate alınabilecek tek ekol belki de. altı ay içinde sona erecek. Öyle diğer ekoller gibi yıllarca yaşamayacak. Bizde böyle. Bir ekol altı aylık süreyi aşarsa mort oluyor. Ama mesela Latmos’ta 8.000 yıldır kaya resimleri duruyor. Ne yani, ne alâka? Şiir orada mı diyeceksin şimdi? Yok orada demeyeceğim. Demiycem. Şiir o kayalar var ya. O kayalar “kayalar”.

Şiiri kaybettik. Anneannemi de kaybettik. Anneannem dönmeyecek ama şiir geri gelir. Kaybolan bisikletim de geri gelmişti benim. Vavien’de Binnur Kaya geri geliyor ya kayalıkların arasından. Hah işte, şiir Binnur Kaya’nın kayalıkların arasından yeniden çıkıp gelmesindedir- DEDİR. Kayalar kayalıklar, evet, arasından. Gel. Ama boşluk lazım bize. İte kaka. Çok boşluk. Güzel de değil sadece boşluk. Bazıları gitmeli, bazı şeyler ölmeli, bazı koca popolar şiirin üstünden kalkmalı. Zaten olmayan şiir kamusu biraz daha uzaklaşmalı (Geri gelmek şartıyla) Dünyaya bir gün ara gereksinimi. Hepimiz paleolitik dönemin uçsuz bozkırlarında bir süre.. Hah bir gün ara gereksinimi. Ardından gel. Gel halk gel. Gel şiir gel gel. Şiire “gel gel” yapmak bizim işimiz. Öbürleri ekmekçi. Tam buğday ekmekçi. Egoları olmasa koyarlar kıçına şiirin. “Kalbim sevda pınarı” diyen çocuk daha değerli onlardan. En azından “klişe” diye bir şeyden bile habersiz. Habersiz olmaları iyi. Haber kolay.


Şiir’de görüş. Politik görüş. Siyasi görüş. Dini görüş. Görüş. Görüş Atatürk şarkıları yapan Çelik’tir. Şükrü Sina Gürel’dir. Çok Türk’tür. Bir şair eninde sonunda algılar, duyumlar yaratır, sözcüklerle yapar bunları. Onları bize verir, biz de bu algılar ve duyumların oluşturduğu oluşumları paylaşırız. Ya da paylaşmayız “Odaya bakıyorum çiçekler çok” diyen birinin ne kadar “görüşü” yoksa “İsyan edin” diyen bir şairin de görüşü yoktur. Çünkü şiir ister görüntülerden geçsin, ister yoldan geçsin isterse de sözcüklerden geçsin duyumların bir halidir. Duyumlar kendi hallerinde aktarılabilen şeyler olmadıkları için başka algılar ve duyumlarda daha başka duygulamlara dönüşürler. Hep bir başka oda vardır. Duyumların bir görüşü olamaz. O yüzden şiirin de görüşü olamaz. Yokdur.

Bir şey anlatmamak için çok çaba sarf etmemiz gerekiyor. Mesela artık “Cansever şiiri üzerine inceleme” yaparken uzun uzun Tiramisu tarifi vermemiz gerekiyor. Ya da 400 Darbe üzerine yeni bir şey söylememiz için ilk önce fokların köpekbalıklarının beslenme zincirinde tam olarak nerede durduklarını aktarmamız gerekiyor. Bir de artık şiire şiirle referans vermek sona ermeli bence. Artık şiir sözcüklere çok güvenen insanların elinde değil çünkü. Ben daha çok kliplerde görüyorum şiir. Videolarda. Chantal Akerman filminde, bloglarda, katırtırnağı adlı bitkide. Ama bunları “Şiir her yerde” aptallığı ile değil “Şiir bunlar dışında hiçbir yerde” aptallığı ile görüyorum. İkinci Yeni’de şiir kalmadı, İslam’da da, Sol’da da. Bakkalda şiir kalmadı dostlar.


Daha ne kadar kalmayabilir ki? Daha nereye kadar düşebiliriz ki? İşte bu kadar. O yüzden heyecanlıyız. Zira bu kadar dibe vurduysak, Ümit Karan’ın da dediği gibi, dibe vuranların düşeceği başka bir yer yoktur. O yüzden kalkıp yeniden yeryüzüne çıkmak durumundayız. Yeryüzü ne dersen ben de bilmiyorum Zaten bir şey ifade etmeyen sözcükleri daha da eğip bükmek, saçmalayıp başkalaştırmak, yok etmek dışında bir seçenek kalmadı. Bunlar sözcükler kadar imajlara da yansıyor, siz görmüyorsunuz ama işte bunlar hep şiir. Yekta “Yıkın” derken aslında bunları kastediyordu.  Bizim şiirimiz kırıp dökmedikçe geri gelemez abiler. 

Aras K.