5 Mayıs 2014 Pazartesi

Şerhh Neden Çıkmalıydı?



Sanatın sunulma alanları her geçen gün çoğalıyor, farklılaşıyor. İnternet'te sanat mümkün mü? sorusunun cevabı artık çok net: Mümkün.

Ama tüm bu sanal imkânlara rağmen edebiyat-şiir alanında bu mümkünlerin kıyısı hâlâ dergiler. Hadi öykü ve romanı da eleyelim. Türkiye’nin öykü dergisi geçmişi zaten verimli değil. Edebiyat dergilerinde bir bölüm öykülere ayrılır bu da genel beklentiyi çoğu zaman karşılar. Arada Adam Öykü ve Sarnıç gibi istisnalar da var elbette ama öykü için dergicilik hiçbir zaman bir şart olmamıştır.

Bununla beraber şiir, dergisiz olmaz. Düşünülemez bile. Hatta kanaatimce, dergi işlerine bulaşmamış adamdan şair falan da olmaz. Evinde oturup sağa sola şiir yollamak, kendi mecranı yaratmak yerine hazır olana konmak kolaydır elbette. Ama eğer mesele şiir ise, kendi dergini, kendi mahfilini oluşturmazsan sadece abilerinle çektirdiğin fotoğrafa kafanı uzatırsın kardeşim.

Türkiye’nin şiir geleneğinde bir olay çok yaşanmıştır. Gencinden bir şair çıkar ve kendisinden önce yapılanlara kısa bir siktir çeker, büyük şairlerle dalaşır, sonra da iyi kötü kendi dergisini yapardı. Bugün sadece şiirleriyle tanıdığımız birçok değerli isim aynı zamanda dergicidir. Orhan Veli’den tut Cemal Süreya’ya kadar hepsi. Ama 2010’larla birlikte başka şeyler oldu. Büyüklerine saygısızlık yapması gereken genç şair birden sevgi adamı oldu. Masayı dağıtıp kalkması gerekirken o masalara oturmak için çabaladı. Kendi dergisi ile uğraşması gerekirken hazıra kondu. Oldu da oldu yani.

Bu işlerde bulunduğunuz ortam da çok önemli elbette. Mesela benim kendi açımdan şansım Şiir Topluluğu’ydu. Ben ilk şiirimi de “dergi çıkacak şiir lazım” dendiğinde yazmıştım. Felakete yakın olan “kuytu” yazılarım yetmediğinde yazmıştım Amokachi’yi. Aynı şekilde, sonraki tüm şiirlerimi de “dergi çıkacak” motivasyonuyla yazıyordum. Bu bana özel değildi. Hepimiz öyleydik. Normal hayatta, sabah kalkıp şiire oturmuyorduk mesela. Ortaya çıkaracağımız dergi için oturup şiir çalışırdık, yazı çalışırdık. İşte bu şekilde daha yirmili yaşlarımızın başında iki sayı Ş Şiir, dört sayı da Son’at çıkarmıştık. Bir anlamda şiirden evvel şiir dergiciliğine başlamıştık.

O işlerden sonra bir sürü proje oldu ama hiçbirinde muvaffak olamadık. Küçüle küçüle en sonunda şerhh kadrosuna geldik. Ama bu küçülme niteliği artırdı, dergiyi gördüğümde böyle hissettim doğrusu. Merkez dergiler her zaman olacaktır. Hepimiz başka yerlerde de işleri çıkan insanlarız. Ama küçük de olsa kendi mahfilimizi yaratmamız şarttı. Belki 15 sayı üst üste çıkaracağız belki de 4-5 sayıda kalacağız, hiç fark etmez. Önemli olan o çabanın bir yere ulaşması, beş kişi bile okusa ortada nitelikli bir işin olması. Ve en önemlisi, bunların ülkenin çok çok küçük bir azınlığını ilgilendiren boşlukla, yani şiirle ilgili olması. Şerhh çıkmalıydı, çıktı. Çünkü boşluğa biraz daha boşluk lazımdı.

Altyazıdan da Şiir, Altyazıdan da Tak Tak



Ben, Sen, O, O (1976)

ve böylece ayrıldım dar bir koridoru uzandım
birinci gün tamamen pencerenin gibi taşıdım
sonra onu kaldırıp ilk duvara kendimi ifade edişim
kıyafetlerimi aniden ve altı sayfa boyunca düzelttim
yerdeki en az 28 olmasını nefesimle ayakta bekledim
biraz zaman ya da soğuk için eldiven yaşanamadan
artık birisi çok uzun süre uzaktan baba bakıyordu

dokuzuncu gün yoldan geçenler bana sesleri sonraları
pencereden birkaç kimseyi de kamyon ranzasıyla acıktığımda
ama memlekette sanırım kış zamanı kasım diye itaat bağırdım
direksiyon simidinde gördüm senin gibi enerjim yüksekten düşüyordu
ilgilenecek biri sanki çocuk o da sanki beni görmek keza o da beni çok
cumartesi ve pazarları dizlerimin gibi hissettiriyordu okunuşu resimleri var kucağımdan bilemiyorum yoldan saatlerce iki geçmiş olmalıyım

Je, tu, il, elle




Film: Je, tu, il, elle (1976) - Chantal Akerman
Çeviren: Cemocem
Şiir eden: Uğur Eymirli - Aras Keser


Daha önçe Şeyderg'de yayınlandı

14 Nisan 2014 Pazartesi

Abi Ben Üniversiteden Sonra Şiiri Bıraktım




Ege Üniversitesi’nde bir şiir topluluğumuz vardı. Tuhaf bir yerdi. Üyeler haftanın üç günü buluşup toplantı yapardı. Mesela dinleti toplantılarımız vardı. Baya ses çalışması falan yapardık “Yenilgi Günlüğü” için yaptığımız dinleti herhalde “şiir dinletisi” denen şeyin en güzel örneklerinden biriydi. İlk gösterimize 9 sonraki gösterimize ise 45 kişi falan gelmişti. Ama zaten sıfır okuyucu, sıfır dinleyici kafasıyla hareket ettiğimiz için, seyirci sayısından fazla olan ekiple dinletileri kutlar, hatta mutlu olurduk.

Şimdi esas anlatacağım bu değil. O günler geçti. Fakat o günlerden tanıdığım bazı insanların şu an ne yaptığını çok merak ediyorum. Yakınımda olanlardan haberim var. Bazıları kitap hatta dergi çıkardılar. Bazıları şiiri bıraktılar. Bazıları ise bütün şairlerle tanış olup kitap çıkartmaya, bir o tarafa bir bu tarafa yanaşmaya çalıştılar. Yanaşmaları kabul görmeyince de yeniden solcu falan oldular. Mal oldular yani. Ama bazıları da var ki kelimenin gerçek anlamıyla “kayboldular.”

İşte bu kaybolan arkadaşlardan birini geçen gün Facebook’ta buldum. Bulur bulmaz da ne yaptın abi falan diye sordum. Bir iki hoşbeşin ardından “Şiiri ne yaptın, yazıyor musun hala?” dedim. Arkadaş da bana “Abi ben üniversiteden sonra şiiri bıraktım” dedi. Nişanlıymış. İş çok boğuyormuş falan filan. Bıraktığımda geldiği son nokta Ah Muhsin Ünlü idi. Biraz Facebook sayfasına baktım. 5 yıl önce neredeyse aynen orda duruyor. Yine Muhsin gönderileri falan yapıyor. “Şiir ne okuyosun?” dediğimde de Cemal Süreya’ya yeniden baktığını söyledi. Nedense üzüldüm sonra. Ya bu adam niye böyle oldu falan dedim. Şiirden sıkılırsın falan anlarım da, üniversite bitince bıraktım nedir yahu. Biliyorum aslında. İşte ortama gelmişiz, şiir konuşuluyor vs. E ben de bir bakayım ayaklarıydı bunlar. Böyle en az 50 insan tanıdım toplulukta. Bazıları iki toplantıdan sonra uğramazdı.

Şiir topluluğunda “Her sene bir adam kazan” durumumuz vardı. O adamlar sonradan hakkaten iyi şiirler yazdılar. Güzel yazılar, acayip dergiler çıkardılar. Bazıları sonradan muhbir oldu. Yemeğimizi paylaştığımız, pezevenklerin elinden gidip aldığımız adamlar sonradan gelip götlük yaptılar falan. Ama hepsi sonuçta iyi şiirler, yazılar yazdılar. Dünyanın çıkmayan en güzel şiir dergisi işte bu adamların elinden çıkacaktı ama olmadı. Bir ihtimal daha vardı felaket oldu yani.

Özlediğimden yazmıyorum bunları. Üzüldüğüm için yazıyorum. Sanki hiçbiri işe yaramamış. Geride sadece üç kişi hatta sadece ben kalmışım gibi. Adamlar hayata atılmışlar. Şiir falan gibi “boş” işleri bırakmışlar, dergi yapmak falan gibi dertleri yok, mutlular lan hatta. Herkes gitmiş hakkaten. Hepsi bir işe ya da kıza bakıyor. İkisinden birini bulan hayata doğru uzaklaşıyor. Şiir eninde sonunda kaybetmelidir. Üniversiteden sonra şiir yazmayanlar kazanmasın diye mutlaka ama mutlaka kaybetmelidir. Bu işte zaten ekmek yok. Popülerlik desen hiç yok. Kızlar roman okuyor. Kız da yok. Bomboş şiir var işte. Ortada öylece duruyor. Görünce üzülseniz mi, sevinseniz mi bilemiyorsunuz. Belki de ikisini birden yapmak lazım.





26 Şubat 2014 Çarşamba

Yanlışlıkla Edebiyat-ı Cedide’yi Aşmak






Ben henüz İkinci Yeni'yi aşamadım. Dün evime geldiler. Oturduk onlarla. Dedim böyle böyle. Her neyse gittiler sonra. Mutfakta oyalandım biraz. Tuvalet kapısının yorganını düzelttim. Koltuk biraz yan mı duruyordu ne. Durdum, baktım, onu da düzelttim. Yemeğin altını yaktım. Isındı. Yedim. Sonra gidip baktım bir daha: Yok, yine aşamamışım.

Tanıdıklara haber verdim. Ben artık yeni bir şey yapmak için bir şeyi aşmaya çalışmayacağım, dedim. Hem, dedim, İkinci Yeni diyosun ya hani. Şimdi bu İkinci Yeni neyi aşıp yeni oldu ki? Birinci Yeni'yi mi?  Mantık bu mu?  Sen sokakta ya da evde diyelim, bir sabah aştın İkinci Yeni'yi. Adına da dedin milenyum şiiri. Peki öğleden sonra ne yapacağız?

Yeni’nin istikameti “aşmak”tan geçmese olmuyor mu? Mesela Afyon’dan bir adam çıkıyor. Yazmış bişeyler. Ama gidip bakıyor ki hiçbir şeyi aşmamış. Ya da şöyle diyelim: Afyon’dan bir adam çıkıyor, yepyeni bir şey yapıyor ve İkinci Yeni yerine yanlışlıkla Edebiyat-ı Cedide’yi aşıyor. E ne olacak o zaman? Olmadı Afyonlum İkinci Yeni’yi aşacaktın mı diyeceğiz ona?

Edip Cansever yerine Tevfik Fikret şiirini aşmış bir Afyonlu ne yapar? Sanırım önce geriye dönüp Ataç’ın Tevfik Fikret’e sarf ettiği hakaretamiz sözleri araştırır. Ataç’ın bu durumda haksız olduğunu, işte Tevfik Fikret’in Batılı tavrının aslında bir yenilik olduğunu “çukulata demezler de şokola der bunlar” şeklindeki Ataç tespitinin de mübalağa olduğunu vs. düşünür.

Gider Afyonlu, kaybolur “Şiir Tarihi”nde. Geldik ve de geldik işte yine asıl meseleye. Sihirli laf bu: “Şiir Tarihi” Oyunu da var bunun, oynuyorlar. 

Aşmak, şu bu hikâye. Sayfada görünmek istiyorlar, sayfayı yenilemek. Sayfayı yenileyince de “yeni” olacak sanıyorlar. Dil bitti falan deyip ardından “Şair” ile başlayan cümleler kuruyorlar. “Şunu okumadan bu olmaz” “Buna girmeden şu anlaşılmaz” diyorlar. -Hep diyorlar-. Avangard’ı da “Deneysel”i de o tarih içinde bir farklılığı temsil etmek için kullanıyorlar. Yani ben hem Anarşist hem de Posta okuruyum diyorlar. Lar.

Kavgaları aslında yer kapma savaşı.  Eksikliği duyulan şey iletişim yoksunluğu değil. –Yaratıcılık.- İletişim çok zaten. -İletişimi yaratıcılık mı sanıyorlar?- Nerden baksanız mama papa det bästa jag vet.

Düzenlemenin, çıkışın yolu çocukları geri çağırmaktan geçiyor. Şair’den çok, sürüklenen toprak parçalarına yakınlaşan çocukları. Onlar bu şiirli ve tarihli hortumda açılan deliklerdir. Aşmak, geçmek, üzerine çıkmak gibi şeyleri bırakıp şiiri alıp kaçırırlar. Yürürlükte olan şiirden çıkmaktır amaç. Bir bekçi, manav ya da psikolog olarak -ama şair olarak değil hiç değil- şiirden çıkmak. Hem de şiirle birlikte çıkmak. Şair gibi dengeli, güvenli ayaklar yerine diğer dengesiz ayakların taşıdığı yapıtlar ne kadar güçlüdür. Yarı tarihçilerin, Annesinin hatıralarında yer almayanların, Dil oyunlarına kapılanların ya da İkindiye Mandalina taşıyanların hepsi de birbirleriyle bağlantısız ilişki içindedir. Hepsi de özne – özne ilişkisinde ya da bir başka tür ilişki biçiminde değil, her “şey”i kapsayan tekillikler içinde buluşurlar. Şeyler, farklılığı “Aşma”da değil, bilakis, alt kademelerde, inerek, karşılaşarak, “aşındırarak”  oluştururlar.

Aslında olay bir tercih meselesi: Bütün enerjisini farklı bir şey yapmaya seferber eden ve gerilen ip üzerinde başlayan bir akrobatı “aşan” Şair’e tercih etmek.

Aras K.


Daha önce Şeyderg'de yayınlanmıştı - 2012

Kako Sam Sistematski Unisten Od Idiota








Yavrucuğum ben bununla yaşıyorum.
Yine bak fecaat dizelerimizin tersine
İstanbul Beatnik şubesi kaybetmiş.
Kaç tane dispanser sevdim.
Kaç tane kürek kemiği ellerimle.
İşte bunları alt alta dizince şiir oluyor.
Münir’e de böyle dedim,
Yemin ederim anlıyor.
Sen şimdi al bu mandalinaları
Ve beni git böylece yürüyerek.
Ben bu halka halka
İnanmıyorum yavrucuğum.
Babam milli takım basketleri için.
Sen  Rock’n Roll için
Küçükpark’ta çok konuşuyorsun.
Zaten kimse  4 haziran 1989’u da
Hatırlamıyor.
Çıkıp saçlarımı kestirdim
Filmler bittiğinde.
Elimle seni işaret edip
Harakiri denedim.
İstedim adımız geçsin
Venezuela gibi bir günde.


2
  
Bununla beraber dişlerini
Görüyorum yavrucuğum.
Üç tarafı denizle kaplı ülkede,
Hiç uyuyamıyorum.
Arkamdan gel,
Anadolu’da ölü göm en çok bana.
Erken çocukları sana kırıyorum.
Al hepsini şeyden ekle.
Zaten sen nereden başlasan
Tıraşlı adamlar girerdi bahçeye.
Şimdi seni o bahçelerde
Geri kalmış ülkeler bırakamam.
-Devletçi Şair ile birlikte,
Henüz gelmemiş okura ek bu-

  
1

Bir dahaki gelişine kadar
4.8 milyon insan ölmüş dünyada
Ben de kendime rodeolar
Sürükledim  şol git kadınlarla
Burada durursam babaannem
Pazartesileri ölmez tanıyorum
Althusser’e yaklaş arka çık
Ben terminallerde istop ediyorum
Art arda kızgınım zaten o terminalleri
O otobüslerden hikâyeler indirmedim
Bir tek Pozantı yakınlarında
Bir gece seni aralıktı sanki
Arasından çok duvarların
Ben bunun için muavinden
Üç kere kahkaha istedim
Sen bu ve bunun gibi zamanlarda
Yeşil erikler toplayıp uzandığın
Öğle uykularında incinmeliydin


0
  
Yavrucuğum, biz seninle
Kaçıncı yüzyılı buradayız.
Ben Sasaniler’den itibaren
İşte böyle yukarı baktım.
Benim öyle sanıyorum
Seninle bir ilişkim olacak.
Bunu topyekûn geriye çekilme 
Sahnemizden çok iyi anladım.
Velhasıl bu tartışma programı cumhuriyetine
Kadar üç bin sırt üstü kulaç attım.
Buraya geldik sen vardın ben vardım 
Sen vardık molozların üzerinde çokça
Biraz da sapasağlam leoparlar vardık.
Ama biliyorsun duygu sona erdi
Yardım et, otobüsler üzerime artık.



 Aras K.

Daha önce Ücra'da yayınlandı.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Nışadır için Biraz Necatigil




Bir dönüş yapmak değil hiç değil. Unuttunuz bak, değil hatırlatmak değil. Bir “fakat” bu. Toptancı mantıkla girişirken, yürürken ve uzaklaşırken arada gözden kaçıyor. Bazen “Allah hepsinin belasını versin” demeden önce bir şiire yeniden denk gelmek. Mek. Mekanın önemi değil bu da değil. Neden değil Necatigil?

Bir adamı sevmek. Ama yani. Kötü şakir diyelim Namık K.. Bu adamı hani tut vur duvara. Ama nasıl olduysa Adana yolunda önlü arkalı denk geldik herifle. Sonra da olan oldu mola yerinde oturup çay içtik. Ben ben ve Namık Namık. Adamın “Aşkın Rengi Siyahtır” diye kitabı var ama çay güzel. Adana yollarında, molalarda kırılır alkış sesleri, dururken birden düşünürsünüz Kuala Lumpur gelir, ağaçlardan, aralarından hücumu gölgelerin. O yüzden işte bir şekilde böylece oturduk Namık’la. Saçma sapan şeylerden bahsediyor tabi. Yok edebiyatın gücü yok Şair’in görevi kedi var geçiyor önümüzden adam bak diyor bakışsız bir kedi, o derece yani, vursan vurursun ama adam iyi Esteban, çayı falan ödüyor, tavsiye veriyor, ihtiyacın olursa diyor, o Edebiyat Festivali’ne ben evde oturmaya gidiyor, Oradan sonra haber yok. Bir iki yıl sonra Kitab Fuarı’nda bir panelde gene saçmalarken karşılıyorum kendisini.

Buradan gelmeyeceğim Necatigil’e. Orhan Kemal’e de gelmeyeceğim. İşin özü herkes yanlışlıkla da olsa bir şey yazar. Ama sen bunu mesela 5 yıl önceden okuduğunda meh der gidersin. 5 yıl sonra ne olursa olur işte. Buradan da gelmeyeceğim Necatigil’e. Hiç bile gelmemek için, yaygın bir inanışın aksine Tanrı’nın yok gözüktüğü yerler vardır doğada.

İyi Şair midir Kötü Şakir midir orasını ben bilmem. Bir adamın şiirlerini değerlendirirken külliyatına da girmek gerekir belki ama niyetim yok, hem sonuçta daha önce bir yerde yine bir şekilde söylediğim gibi: Bana ne yani. O kadar eleştirmen var. Olmadı Enis var Batur batur yazıyor adam. Geçen kütüphane’de hiç üşenmedim bütün kitaplarını topladım Batur’un. Hepsi birbirine benzeyen hepsi toplanmış bir dolu kitap. Hani benim yediğim azami simit miktarı kadar kitabı var adamın. Oysa bizler, yani burada tam da bu nedenle Bir Enis Batur kariyerini…

Diğer kitaplarına hiç girmeden, En/Cam çin, Zebra çin, İki Başına Yürümek çin, kısa bir yürüyüş yapmak çin, gelebildik nihayet Necatigil’e . Süreya sevmediğim bir şiirinde anlatır da anlatır Necatigil’i. Nereye mi yazardı şiirlerini? Diye sorular sorar. Bütün bunlardan azade sevmek çin Necatigil’i tek bir şiiri bile yeterli olabilir. Hayatında çektiği sıkıntılar artık bir Şakir’in serencamı olmamalı. Bizim Cafer de çeker sıkıntı üstüne üstlük şiir de yazmaz. Daha ne olsun.

Buradan üzerine yürüdüğüm Necatigil çok basit bir şekilde yapabileceği şeyleri çok basit bir şekilde yapmadığı için de önemlidir. Sadeliği, lafı uzatmaması, iddiasız görünmesi, büyük büyük konuşup ahkâm kesmemesi, en azından bahsettiğim kitablarda, anladığım bir şey, henüz Necatigil’e gelemedik.

Nışadır şiir’de söylememek, söylemeyi ertelemek için uygun bir örnek midir? Hatırlıyorum tam da şimdi, işte bu şekilde hatırlıyorum, yıllar evvel Birikim’de bir yazı… Murat Belge’li yazı. Üzerine üzerine Necatigil’li yazı. İşte ben o an bir hata yapıp, Murat Belge’ye kanarak (Üstelik Necatigil’i de severmiş Belge, pek severmiş hı-hı) Necatigil’den uzaklaşmış, tam da okumadan hımm ve ehm’lemiş idim.  O yazısında Mr. Belge, günlük yaşamda Necatigil’in gözlemlerinden, işte yok sevgilisini terk edip başka bir erkeklen evlenen kızın trajedisinin Necatigil’in şiirinde dile geldiğinden, den den den bahsedip duruyordu okunamayacak kadar sayfalarca. Seçtiği dizeleri de görsen yani bu Murat Belge dersin iki tane şiir okumamış hayatında. “Roman Yapısı”  “Birey ve Roman” derken hüüp diye makineye çekip bırakmış şiiri. İşte bu yüzden ve bu yazıdan ötürü ben girememişim Necatigil’e. Okudukları kişiyi nasıl da etkiliyor bilmeden.

Ama Mustafa Irgat da ne diyor bak  “Behçet Necatigil konusundaysa şunu belirtmek isterim (...) hiç kuşkusuz cins bir şairdir.” (Hâlâ okuduklarınızdan etkilenip mi dönüyorsunuz Şakirlere?)  Kötü yazmak için de en azından kötü bir şeyler okumamız ya da unut.

İkibinciyeni Şiir, Aşan Şiir, Ayhan Aşan şiir, böyle aktüel olandan, zamana duyulan bu güvenden, geçenden, kalandan, gidenden ziyade, 2012’de Necatigil’e işte tam da böyle bir yazıyla dönülmez. Dönülmesin de zaten. Dönülemeyecek kadar önünde, bu dile çevrilmemiş bir kitabda dendiği gibi “ölüm ve gözyaşına rağmen neşeli bir kitap.”
Oturup saysan bin kişi vardır şu Şiir Kamusu, yani benim görmek istediğim, bildiğim, takip ettiğim bu ve bu kadar sayı bir merkez olma çabasına giriyor ya Gülen Adam’ı Amarcord. Böyle bir dünyada böyle bir merkez olur mü? Ortada durdu Necatigil. Ne yani durmasın mı? Böyle yaşadı böyle öldü. En çok da durdu. Herkes en çok durur demeyerek, şimdi filanca yerde mutlaka bir soğuk su akıyordur, ayakları, masa ayakları içindedir bu suyun. Demek istediğim bu kadar.


Aras K.

Daha önce Şeyderg'de yayınlanmıştı.

22 Şubat 2014 Cumartesi

Konumuzla İlgisi Olmayan Dört Madde





Bir
                                                                       
yakup ağlasın artık.
terry grandchester da ağaçtan insin.

sabahları kapıları,
kim çalsın kanunları obuaları.
erkek olan kadını kadın olan
peygamberi görmüştü rüyasında.
ben o sıra dünyaya güldüm.
ablamla topsuz koşular..
duvarları ve fıskiyeleri anlamaya çalışırken biz,
çoğu insan sabahlara kadar çin’de yaşar.
                               
bir şey vardı. gün vardı. alanya’da sızdım.
atari vardı. mustapha vardı.
sabahları varlığımızı armağan ederdik
akşamları r.muhtar vardı.
üç su damlası ağır çekim inince
saat 16:32’de tenime,
o hışımla doksanları yarılamıştı
cumhuriyeti ve türkiye.

ah ne çok isterdim tarihi biraz da ayağa kalkmadan okumak.
nedense pek mühimdi doksanlarda orospu çocuğu olmak.

                                                       

İki

elleri ceplerinde bir adam babamı soruyor.
yürüyerek uzaklaşıyorum.
sanayi devrimini kızlar bana gülümsedi.
ellerimi sıkarak anlıyorum. 
-hem yarın  tekrar cumartesi 

birden aklıma cuma’dan çıkar gibi akın.
hatırlasana: üçüncü mehmed’in kardeş sevgisi

seni üçüncü mehmed transfer piyasasının en çok
seni  biraz da haber turk spikeri yaptıktan sonra yavaşça
seni renklerime bağlayıp gazetelerde sayfalarca
seni işte ve kaynadıysa çayın altını bir güzel
sonra sen uyanıp bir sabah haçova savaşında
bak gördün mü onaltıncı kardeşinin yazdığı bir şiir geldi aklıma :


Meyhaneye ilk varışım*


Öyle sermestim ki her an sâkinâme yazabilirim.
Ben bu konulara bilhassa seninle temas etmek isterim.

Vakanüvis yaklaşmayalım fakat yoksa Viyana’ya gelmeden dans ederim.
Köçek olmak da bana koymaz sadece akşamları cima severim.

Palikar bade getir böyle edip bekri göremen bencileyin…
Doldur bre saki doldur da şöyle bir kavimler göçü edeyim

Ben meyperest olmuşum içerimde afitab-ı temmuz.
İki kadeh sonra başlayacak o şehvetengiz hatuna taarruz.


 *kaynaklar 1595 yılına ait bir şiir olduğunu söylüyor. fakat bu söz konusunda kesin bir bilgi yok.   




Üç
                                                                       
ne zaman başlarsa şevket abinin karate kursları, işte o zaman icat edilir festivallerden ödülle ayrılan macar yapımları. pardesümü giymeden, mavi pijamalarımla sokağa çıkıyorum. insanlar kucağıma kurduğum yumruklara bakıyor ve fena halde sabah oluyor.eve dönüp süratle bir araba kazasına giyiniyorum.

-haberlere çıkan adam kısa saçlı bağırıyor:
“bir daha insaniyetlik yaparsam otobüs çarpsın”-

en büyük asker otogar’dan havaya doğru yükseldi ve rastladığım bütün behçet bey’ler ölü. bugün, beni eve döndüremeyecek bazı sebeplerim var. okulda yaslandığım taş duvar adını bilmediğim selçuklu sultanını teneffüslerde ağlatıyor.

burada zamanı çok olan bir çocuk
kilosunu ve kahkahasını öğreniyor.



Dört
                                                     
bir dakikalık saygı duruşundan mağlup döndüm.
seher şeniz geçti sokaktan, cahide sonku.
kılıcımı havaya kaldırırken saatime baktım
ve evet, işte.. ”yenecem seni bolu.”

ben hâlâ telefon kulübelerinden çıkıp üzülüyorum.
medine’de bir yanlışlık oldu,
art arda on iki tane fassbinder filmi izliyorum.
21. yüzyılda lirik şiir yazılır mı?
“yazılır mı ulan” diyorum.
cevap bulabilmek için gördüğüm ilk yirmi dört yaşıma
sakallarımla giriyorum.

-dışarı çıkınca karşılaştığım herhangi bir insana:
:“acaba 04.06.1989’u hatırlıyor musunuz?”

artık hafta sonları da evde oturuyorum.


Aras K.



Daha önce Duvar ve Şeyderg'de çıkmıştı.